Days of Hizbullah


Tam da bugünlerde “Cezaevi kullanma kılavuzu”nu çıkartan Selahattin Demirtaş’ın bir an önce özgürlüğüne kavuşması dileğiyle...

Aralık, 2002. İstanbul, Bayrampaşa Özel Tip Cezaevi, B Blok. Havalandırma karla kaplı olduğundan koğuş koridorlarında volta atmaktayım. Volta atmaktayım çünkü, hareket etmezsem kafayı yemekten korkuyorum. Kafayı yemekten korkuyorum çünkü, kazayla da olsa, adam öldürmüşüm, cezaevine girmişim...

Yaklaşık bir buçuk ay önce, ileri derecede alkollü ve kısmen sarhoş eve dönerken, gecenin 4’ünde, arabamla (aşağıda biraz daha ayrıntısını vereceğim, aslında çok da benim hatam olmayan bir şekilde) bir kişiye çarpıyorum. Adli Tıp’ta alkol testi için kanım alınırken çarptığım kişinin ölüm haberi geliyor. Sabah ise çıkartıldığım mahkemece tutuklanıyorum. Böylece 3 Kasım akşamı, AKP iktidar ben ise mapus oluyorum.

Karantina Günlerinde Evrim

Cezaevinde tüm tutukluların ilk durağı Karantina Koğuşu. İlk olarak buraya tıkılıyor, ilk şoku burada yiyor, sonra her Perşembe günü gelince de kalan sürenizi (o artık ne kadarsa) geçireceğiniz esas bloğunuza gönderiliyorsunuz.

Karantina bu özelliği nedeniyle cezaevinin en kozmopolit lokasyonu – koğuş arkadaşlarımın başlıca faaliyet alanları gasp, kapkaç, çek-senet, sahte para, tecavüz vb. Oldukça da popüler bir koğuş - bu nedenle Taksim Merkez Karakolu’nda geceyi beraber geçirdiğim start-up kapkaç çetesi sahibi Süleyman ile aynı yatağı paylaşıyorum (ayaklı başlı).

Süleyman evinde gibi rahat. Doğup büyüdüğü mahallede dolanır gibi etrafta dolanıp ondan bundan sigara istiyor, çay içiyor, muhabbet ediyor. Ben ise pek rahat sayılmam sanırım. İlk sabahımda, hala üzerimde Cumartesi gecesinin kıyafetleri (Allahtan pek "Disco Stu" giyinmezdim) havalandırmanın köşesinde yere çömelmiş, başım ellerimin arasında bağcıksız ayakkabılarıma bakıp şunları düşünüyorum:

1. Hayatım boyunca bir insanı öldürmüş olmanın vicdan azabıyla nasıl yaşayacağım?

2. Kaç ay/sene içeride kalacağım?

3. Annem ve babam beni artık sonunda evlatlıktan reddedecek mi?

4. 18 ay askerde ne bok yiyeceğim? (çünkü hukuk fakültesini bitirmek için son şansım olan ve birkaç ay sonra başlayacak olan vize dönemini kaçıracağımdan eminim)

İlk birkaç gün sırf bunları düşünerek kafayı sıyırmakla meşguldüm. Salı günü ise avukat görüş günüydü. Avukatım Ferhat Abi’yi ÖDP’den tanıyordum ve özellikle onun avukatım olmasını istemiştim. Kendisine güvenirdim - hem eski polisti, hem eski mapustu hem de ceza hukuku tecrübesi vardı. Her ne kadar kendimi kassam da görüşün ortasında dayanamayıp hüngür şakır ağlamaya başladım. Ama Ferhat Abi pek öyle boş yere adam avutacak biri değildi. "Kırmızı Şortlu" dedi, "Darwin'in dediği gibi, ayakta kalmak için güçlü olmaya çalışma, uyum sağlamaya çalış".

Yeni kıyafetlerim ve uyum sağlama hedefimle Karantina'ya geri döndüm ve aşırı psikopat görünenler hariç (ki aşırı psikopat görünüyorlardı) hemen herkesle iki çift laf etmeye çalıştım. Zaten laf açmak için sigara uzatmak yeterliydi. Benim de dahil olduğum endişeli azınlık hariç nüfusun çoğunluğu babasının evindeymiş gibi rahattı. Belki biraz cezaevi raconu öğrenir, içeriye daha rahat uyum sağlarım diye özellikle bu ikinci gruptan olanları seçiyordum. Çünkü racon bilmek kamuflaj gibi bir şeydi, ormanın bir parçası olacaktım, göze batmayacaktım. Zaten yeterince harici derdim vardı, bir de cezaevinin t*şşak oğlanı olmakla uğraşamazdım. Ama işte bu pek kolay olmayacaktı...

Şeyhmuz'la Karantina'da Delirmeler

Karantina'dakiler pek öyle ensesine vur lokmasını al tipler sayılmazdı ama onların bile tırstığı birileri vardı: Diyarbakırlılar Çetesi ve onların lideri Şeyhmuz

Hangi sigara çemberine girsem bir şekilde laf Şeyhmuz’a geliyor ve muhabbet hep muhabbet hep "Aman uzak durmak lazım"la bitiyordu. En Nuri Ergin görünümlüden bile aynı şeyleri duyunca Şeyhmuz'a dair merakım giderek arttı. Onu nasıl tanıyacağımı da öğrenmiştim: Alamet-i farikası kulak memesinden omzuna kadar inen ve tüm boynunu kaplayan façalarıydı.

Ertesi gün tüm Karantina için önemli bir gündü. Maç vardı. Fenerbahçe – Galatasaray maçı. 6 Kasım 2002. Televizyonda “Maraton” programı açık, Şansal Büyüka golleri anons ettikçe Karantina'daki muhabbet “Kim kimi nerede kiminle bıçaklamış”tan televizyona doğru kaymaya başladı.

Derken maç bitti ve ahali maçın özetinin yayınlanmasını beklemeye başladı heyecanla. Ben de -pis bir Fenerbahçeli olarak- golleri rahat seyredebileceğim bir yer bakınmaya başladım. Televizyonun durduğu yerin önündeki plastik masalar çoktan dolmuştu bile. Masaların etrafı da öyle. Önümdeki tecavüzcü İslam Abi’nin sırtının üzerinden zıplayarak televizyonu görmeye çalışırken, en önde, televizyonun altında boş bir sandalye gördüm.

Sevinçle önümdeki kalabalığı yararak, ite kaka televizyonun önüne ulaştım. Ulaşmıştım ulaşmasına ama boş sandığım sandalye aslında doluydu. Sandalyede bir çift ayak vardı. Televizyonun altındaki diğer VIP sandalyede oturanın ayakları. Gözlerim ilk golün tekrarında, ‘’Kardeşim şu ayakları çeker misin?" dedim bir yandan sandalyeyi dürterek. Kırmızı pumalar yerinden oynamadı. Niye oynamıyor diye anlamak için kafayı çevirdiğimde ayakların sahibinin boynunun boydan boya faça ile kaplı olduğunu gördüm...

Nasıl olduysa o kırmızı pumalar yavaşça sandalyeden yere indi. Belli ki Şeyhmuz ufak çaplı bir şoka girmişti. Ben ise sadece kendisine mini bir posta koymakla kalmamış bir de yanında oturmak zorunda kalmıştım. Bir kez daha elemanla göz göze gelmemeye özen göstererek sakince sandalyeme yerleştim ve gollere konstantre olmaya çalıştım.

Tabi ki televizyonun kumandası Şeyhmuz’daydı ve tabi ki takımının yediği kalan 5 golü seyredecek değildi. Televizyona kilitlenmiş yüz küsur kişiyi umursamadan kanalı değiştirdi. Sonraki 1 saat, yerimden kalkarsam şişlenirim korkusuyla, ensemde Şeyhmuz’un nefesi, İbo Show seyrettim.

Ertesi gün, Şeyhmuz’dan köşe bucak kaçarken, koğuşun kapısı açıldı ve kapıdan içeri başgardiyan girdi. Başgardiyanın koğuşta belirmesi normaldi ama bu kez normal olmayan bir şey vardı. Başgardiyanın yanında bir çocuk vardı. “Gardiyan oğlunu Karantina’ya sokup da bir ders mi vermek istiyor acep?” diye düşünürken küçük çocuk bize doğru döndü ve tüm Karantina’da ses kesildi. Bıyıkları vardı. Çocuk değil, cüceydi...

Gardiyan koğuştan çıkar çıkmaz işi gücü bırakıp yeni üyemizin etrafını sardık. İlgi o kadar fazlaydı ki insanlar birbirini ezmeye başlayınca meydancı elemanı alıp, vazo gibi, bir masanın üstüne koydu. Masanın etrafına toplanan ahalinin en merak ettiği konu cücenin nasıl olup da içeri girdiğiydi. Cevap basitti: kalpazanlık. Yeni bastığı paraların şerefine geceyi bir otelde bir Rus hayat kadınıyla geçirmek istemiş, otelin resepsiyonisti paranın gerçekliğinden kıllanıp da polisi arayınca daha halvet olamadan kendini cezaevinde bulmuştu. Ahali cüce kalpazanın cinsel hayatını didik didik ederken içeriye bu kez başka bir gardiyan girdi ve benimle birlikte 5 kişinin ismini okuyarak eşyalarımızı almamızı söyledi. Artık Karantina maceramın sonuna gelmiştik.

Allahın Adamı Recep Abi

Bloğumuz dolandırıcı ve trafikçi bloğuydu yani bir anlamda cezaevinin Cote D’azur’u idi. Okuma ve yazma oranı en yüksek, kişi başı adam öldürme oranı en düşük blok. Dolandırıcı ekibinin içinde banka şube müdürü de vardı postane memuru da, veya benim koğuş badim Mustafa Abi gibi indie dolandırıcılar da.

Trafikçilerde ise yelpaze daha da genişti: İETT şöförleri, taksi şöförleri, Bağdat Caddesi lümpenleri, Ümraniyeli nakliyeci, yeni mezun Boğaziçililer'in ölümüne sebep olmuş gezi teknesi kaptanı, Sait Halim Paşa Yalısı'nın kundakçısı..

Ha bir de, iki gruptan bağımsız, bir Recep Abi vardı. Bloğun iki katı arasında evinin koridorunda dolaşır gibi dolaşan Recep Abi. Pos bıyıkları sigaradan sararmış, sabahları hariç sürekli takım giyen Recep Abi. İçtimada ilk sırada duran yani listenin bir numarası yani bloğun en kıdemli mapusu Recep Abi. Bloğa geldiğim ilk günün akşamı havalandırmada bodoslama girdiğim, bana enlemesine volta atılmayacağını öğreten başöğretmen Recep Abi.

Bloğun rakipsiz alpha malei olan Recep Abi’yi çaktırmadan izlemeye, hareketlerini takibe başladım. Havalandırmaya çıksa iki metre yanında ben de voltaya başlıyor, voleybol oynasa kaçan topunu alan hep ben oluyor, televizyon karşısına otursa ensesindeki sandalyeyi kapıyordum. Beni bitchi yapsın istiyordum ama aşkım karşılıksızdı.

Derken blokta bir akşam, ahali mescitte teravih kılarken, televizyon önünde baş başa kaldık. Çok heyecanlıydım. Sonunda aradığım fırsatı bulmuştum. Nasıl muhabbet açsam diye kıvranıyordum ama aklıma Recep Abi gibi birisine sorulabilecek, ice breaker bir soru gelmiyordu. Derken televizyonda cezaevleriyle ilgili bir haber çıktı ve Recep Abi kendi kendine “Eskiden böyle miydi ulan..” gibi birşeyler homurdandı. Fırsat bu fırsat “Ne dedin Recep Abi, duyamadım?” diye atıldım sanki bana söylemiş gibi. “Sen kimsin ya??” diye dönüp baktı, sonra yine homurdanmasına devam etti.

Homurdanmalarının sonucunda öğrendiğim şunlardı: (i) eski çete reisiydi, (ii) birkaç ay önce Bayrampaşa Kapalı Cezaevi’nden 8 yıl yattıktan sonra bir kaç ay önce çıkmıştı, (iii) son seferlerinde bir tırı kaçırıp şöförü de rehin almışlar, tır şöförü çaktırmadan bir ara kafayı kaldırıp çetenin arabasının plakasına bakmış, serbest kalınca da polislere vermişti. Sonuç: Müebbet. Kurtuluş: Rahşan Affı.“Evet ya o rehin şöförler yok mu, ne namussuzdur onlar, ekiekiekike” diyerek empatimi göstermek istedim ama dayak yiyerek narin ilişkimizi zedelemekten de korkuyordum.

O sırada aklıma Gürhan ve Oğuz geldi, - hayatımda tanıdığım ve cezaevine girmiş (hem de Bayrampaşa’ya) bir tek onlar vardı. Hukuk fakültesinde iki dönem üstüm ve okuldaki devrimci gençliğin bir kaç sene öncesine kadar de facto liderleriydiler.

Özellikle Oğuz’u herkes gibi ben de çok severdim. Ancak öğrenci hareketini bir nebze ileri taşımışlar, kuyumcu soymaya kalkmışlardı. Sonuç: Gürhan’ın tek gözünü yitirmesi, müebbet hapis ve Bayrampaşa Kapalı Cezaevi. Gürhan ve Oğuz sırada hala Bayrampaşa Kapalı’daydılar ve bu da Recep Abi ile kurabileceğim tek köprü idi.

Recep Abi’ye Gürhan ve Oğuz’u tanıyıp tanımadığını sordum. Oğuz ismini duyar duymaz bir anda irkilip bana döndü. Evet, tabi ki tanıyordu - senelerce birlikte yatmışlardı! Çok çok severdi. Benim nasıl olup da Oğuz'u tanıdığımı sordu. Okuldaki günlerimizi anlattım. Recep Abi Kürttü ve Gazi Mahalleli’ydi. Bu hikayeleri severdi. Nitekim öyle de oldu. Bana gecenin kalanında Oğuz’un ne mert bir adam olduğunu (ki hemfikirdik), Hayata Dönüş operasyonlarındaki kahramanlıklarını anlatıp durdu...

Ertesi sabah içtimaya çıkmış yerime, sıranın en sonuna yürürken, Recep Abi beni tuttu ve yanına çekti. Bir anda koğuşta ikinciliğe yerleşmiştim. Diğer mahkumlar bu hızlı yükselişten hiç de memnun olmasalar da çıkana kadar da başaltındaki yerimi korudum...

Being John Malkovich

Recep Abi mandasını kabul ederek bloktaki güvenlik ve muhabbet sorunumu çözmüştüm. Artık vaktimi çevremi tanımaya, yeni nüfuz bölgeleri kazanmaya ayırabilirdim.

Yavaş yavaş her koğuşa (blok iki katlıydı, her katta birer 2 kişilik, üçer de 8 kişilik koğuş vardı ve koğuşların kapıları kilitlenmiyordu) misafir olmaya, önüme gelen herkesle muhabbet etmeye başladım.Akşamları TV kumandasını elime alabilecek kadar sevilmeye bile başlamıştım. Hatta bu sayede bir akşam bloğa Being John Malkovich'i 15 dakika da olsa seyrettirmeyi başarmıştım (sonra kafaları çok karıştı, değiştirmek zorunda kaldım kanalı).

Ancak penetre edemediğim tek bir koğuş vardı- Hizbullahçıların koğuşu. Bizim bloğun Hizbullahçıları da bir kaç sene önce yapılan Hizbullah operasyonlarında yakalanan elemanlardandı. Normalde Diyarbakır, Elazığ vb kıro cezaevlerinde kalmaktaydılar ama hepsinde çeşitli sağlık sorunları vardı ve bu şekilde cezaevinden yırtmaları için de İstanbul’daki Adli Tıp Genel Kurulu’na çıkmaları gerekiyordu. Ama Adli Tıp Genel Kurulu kolay kolay toplanamadığından hemen hepsi bir seneden fazladır Bayrampaşa’da konuktular.

Cezaevi yönetimi de, en soft ve “okumuş” blok bizimki diye Hizbullahçıları buraya yerleştirmişti.

Ama Hizbullahçılar burada dahi hakkı sayılır bir hayran kitlesi elde etmişlerdi. Koğuşları her daim Oktoberfest gibiydi. Ramazan ayının da rüzgarıyla Hizbullahçılar nereye (ör. teravih, iftar, sahur, iftar sohbetleri vb) bloğun kalanı oraya bir durum vardı. Ben, Recep Abi, koğuş badim Mustafa Abi ve birkaç çıkıntı hariç.

Bir akşam, boğazına pek düşkün Mustafa Abi, semaverden bozma ocağında öğlen verilen taze fasülye ve önceki günden kalan tavuğu sotelerken ranzanın üstündeki yatağımda terler içinde uyandım. Mustafa Abi bir yandan bir yandan yemeği karıştırırken bir yandan da garip garip bana bakıyordu. “Ne oldu Mustafa Abi?” dedim, “kabus mu gördüm acaba, çok mu ses çıkarttım?”. “Valla” dedi, semaverde dönen fasulyeleri incelerken, “..bir sesler çıkarttın orası kesin de..”. Bir yandan “Ne diyo bu deli?” diye düşünürken ranzadan aşağı inmek için doğruldum – ve doğrulur doğrulmaz Mustafa Abi'nin bahsettiği sesleri anladım. Karabasan değil, ıslak rüya görmüştüm. Tüm ergenliğim boyunca görmeyi beklediğim ıslak rüyayı göre göre 90 kiloluk, dolandırıcılıktan 3 kez hüküm giymiş bir adamın yanında görmüştüm.

Utana sıkıla ranzadan aşağı indim ve dolaptan temiz bir don alıp banyoda değiştirdim. Koğuşa dönüp de Mustafa Abi’nin garip bakışlarına mazhar olmamak için banyodan doğruca havalandırmaya çıktım. Ama havalandırma karla kaplıydı, hasta olmadan volta atmak imkansızdı. Üst kata çıktım ve oradaki koridorda volta atmaya başladım. Hizbullahçıların koğuşu da bu kattaydı. İftar bitmiş, herkes yine cümbür cemaat Hizbullahçıların koğuşuna doluşmuştu. Bense iki elim arkamda, ikisinde de birer tespih koridorda bir ileri bir geri volta atıyor, bir yandan Ahmet Kaya mırıldanıp bir yandan da, yüksek sesle "Allahım sen büyüksün biz küçük” diye iç çekiyordum. İlk duruşmam yaklaşıyordu ve tüm işaretler kafayı yememe ramak kaldığını göstermekteydi...

O sırada Hizbullahçı Osman Abi seslenip beni koğuşlarına çaya davet etti. Kendi kendime daha fazla konuşmasam iyi olacak diye düşünüp teklifi kabul ettim. Koğuştakiler gruplar halinde ranza yataklara dağılmış muhabbet ediyordu. Koğuşun ortasındaki masaya oturup önümdeki gazeteleri (Şok ve Bulvar) büyük bir ciddiyetle incelemeye giriştim.

Her zaman olduğu gibi bokunda boncuk bulmuş gibi gülümsemeyen Osman Abi, çayımı koyarken koğuşa Semih ve Altan girdi. İkisi de trafikçi, ikisi de cadde çocuğu, ikisi de modifiye araba sevdalısı lümpen gençler. Allahın selamı alınıp verildikten sonra Osman Abi lümpen duoya dönüp “Semih kardeş, Altan kardeş, hayırdır, sizi birkaç gündür teravihde göremiyoruz, iyisiniz inşallah?” diye sordu. Sorunun çıkış noktası şuydu: Osman Abi'ye göre, bir insan ancak (1) bir sağlık sorunu veya (2) seferilik nedeniyle oruç tutmayabilirdi. İkincisi burada pek mümkün olmayacağına göre geriye ilk seçenek kalıyordu.

Lümpen duo, sağlıklarının yerinde olduğunu ama ikisinin de duruşma tarihi yaklaştığı için orucu kestiklerini söyledi. Bahaneleri sağlamdı – bizim gibi endişeli trafik mahkumları için duruşma tarihi korkunç önemliydi. Zaten en az 8 senesini içeride geçireceğini bilen Osman Abi'ler içinse sadece cezaevi nakil aracının el kadar camından dışarıyı görme imkanı. Dolayısıyla bizler için duruşma tarihinin yaklaşması stres, uykusuzluk ve dolayısıyla geçmek bilmeyen günler geceler demekti. Ben çözüm olarak duruşma tarihimden önceki hafta düzenli revire gidip Tolvon alıyor, hemşire/doktorun önünde yutarmış gibi yapıyor ama aslında dilimin altında saklayıp duruşma haftası için biriktiriyordum.

Lümpen duo engizisyonu böylece atlatıp koğuşun kalabalığına karıştı. Ben o sırada Şok’tan Bulvar’ın bulmacasına geçiş yapmıştım. Cezaevinde önce racon sonra sigara sonra ise bulmaca gelmekteydi. Sabah yeni gelmiş gazetenin sıfır bulmacasını çözmek için Recep Abi mertebesinde olmak gerekirdi. Öte yandan bulmaca çözme isteği ve zaman çok ama bilgi kısıtlıydı. O yüzden de genelde ilkokul seviyesindeki bulmacalar, farklı kişilerce (farklı tükenmez renklerinden anlıyordum) çözülmeye çalışılıyor, sonra da bi tarafta terkediliyordu. İşte böyle, yarısından azı ancak çözülmüş bir bulmaca bulmuştum ve bu da nereden baksan benim için 10 dakikalık zaman öldürme demekti.

Tam iştahla bulmacaya dalacaktım ki Osman Abi: “Kırmızı Şortlu kardeş, hayırdır, seni de teravihlerde göremiyoruz, sağlığın iyidir inşallah?” dedi - ahanda şimdi s*çmıştık! Bu soruyu kesinlikle beklemiyordum. Osman Abi’ye döndüm. Meraklı bakışlarla cevabımı bekliyordu. “İnanmıyorum ben Osman Abi” dedim, pek de kısık olmayan bir sesle, “Allahsızım ben”...

Çenemi kapatır kapatmaz hem koğuştaki muhabbet hem de Osman Abi’nin boncuk gülümsemesi kesiliverdi. O sırada Abdülgani ile göz göze geldim. Hizbullahçıların en sessizi ve en meymenetsizi idi. Ha bir de, sonradan öğreneceğime göre, 16 kişinin de katiliydi. Her zaman olduğu gibi yine kimseyle konuşmadan ranzasında gazete, kitap okurken Allahsızlığımı duyar duymaz kafayı Chucky gibi çevirip bana o eşşek gözleriyle “17. sen olacaksın” dedi...

Peki ben manyak mıydım? Kanıma mı susamıştım? Niye ülser vs. birşey uydurup geçmemiştim? Öncelikle cezaevinde güvenliğimden endişe etmiyordum. Kimse kimseye fiske bile vuramıyordu. En azından bizim blokta. En fazla ateistim diye dışlanırdım – ki bu yüksek sirkülasyonlu blokta o da uzun sürmezdi. Öte yandan bu insanlar hayatlarında ilk kez aralarından birinin de ateist olabileceğini görsünler istemiştim. İyi bok yemiştim. Şimdi herkes bana öcü gibi bakıyordu.

Ölümüne Kankayız

Koğuştan çıkıp havalandırmaya attım kendimi. Götüm donacak da olsa Chucky’nin beni gözleriyle şişlemesinden iyiydi. Ama ne yazık ki burada da rahata eremeyecektim – Osman Abi peşimden gelmişti ve benle volta atmak için izin istiyordu (evet, öyle lönk diye birinin yanında yürüyenemiyordu ve ben bunu ilk akşamında Recep Abi’den öğrenmiştim). “Buyur Osman Abi” dedim, yanımdaki boş sandalyeyi işaret edermiş gibi.

Kırmızı Şortlu kardeş, sen anladığım kadarıyla devrimci bir kardeşimizsin doğru mudur?” dedi elleri arkada voltalarken. “Evet Osman Abi” dedim, daha da havalı ve okumuş görünmek için üstüne bir de “Marksist de diyebilirsin” diye de ekledim ki tamamen yalandı. “Kırmızı Şortlu kardeş, siz de biz de aslında aynı şeyi istiyoruz” dedi. “İki taraf da aslında halkın kurtuluşunu istiyor, sadece sizin Allah inancınız yok bizim var, bize yeşil devrimci de diyebilirsin” dedi. “Öyle mi dersin Osman Abi” dedim.

Baktı konuya kuşkulu yaklaşıyorum, ikimiz arasında aslında pek de bir fark olmadığını anlatmak için kısa özgeçmişini paylaştı: Diyarbakırlıydı. Önceleri dindar biri bile değildi, hatta Diyarbakır'da bir birahanede çalışıyordu. Ama büyük bir derdi vardı. Epilepsi hastasıydı. Belki rahatlar, huzura erer, nöbetleri azalır diye çevresindekiler Kur’an okumasını tavsiye etmişlerdi. Kur’an okumaya başladıktan bir süre sonra ise kendini Hizbullah’a üye bulmuş, vur diyince öldürmüştü.

Bir süre daha devrimci mahkumlara olan saygısını anlattı ve mertliğimden dem vurdu. Yarım saat sonra ayaklarım tamamen donmuştu ama Osman Abi’yle buzları eritmiş, kankito olmuştuk.

Derken, birkaç aya tahliyem geldi (Not: birkaç ayda tahliye edilmemin nedeni bilirkişinin beni olayın oluş şeklini göze alarak (merhumun 3 şeritli, yayaya yasak olan caddeye atlaması, düşük hız vb.) minimum (2/8) derecede hatalı bulması). Racon gereği, sanki öğrenci evinde markete çıkarmış gibi, tek tek koğuşları gezip herkese dışardan bir istekleri olup olmadığını sormam gerekiyordu. Chucky hariç herkese uğradım. En sona da Osman Abi’yi bıraktım.

Uzun uzun kucaklaştık. Sonra elime bir not tutuşturdu. Çıkınca okumamı salık verdi. Bir de bir kitap alıp göndermemi rica etti: Emine Karslıoğlu – Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar! Belli ki koca bloku örgütlemiş, teravihe götürüp getirmiş olmak yetmemiş, ileride benim gibi Allahsızlara da ulaşabilmek için kendini geliştirme ihtiyacı duymuştu. Kitabın parasını almamak için mücadele verdiğim yarım saatin ardından bohçamı topladım, bloğun kapısına kadar sıralanmış mahkumların arasından “Haydi Allah bir daha düşürmesin” nidalarıyla uğurlanıp dışarı çıktım. Birkaç gün sonra Osman Abi’ye kitabını Galatasaray Postahanesi'nden yolladım. Kendisiyle son iribatım da bu oldu. Verdiği not ise “Aşk mektupları” klasörümde halen durmakta. Recep Abi ile maceralarım ise (Crystal’da cezaevinden çıkış partim dahil) asıl şimdi başlamakta...


Recent Posts