5e 1N

December 31, 2017

 

2000 senesi. Aylardan Ekim, günlerden Cuma. Yer: Club Scene’in bahçesi (yani eski Crystal, sonra Supper, şimdilerde de Nomads denilen saçma sapan mekan). Kanımda eser miktarda ectasy (“ex”) ve votka-redbull var. Bu halde, bahçenin köşesinde telefonda, Amerikalı bir FBI ajanıyla konuşmaktayım. Konu yaklaşan ABD başkanlık seçimleri ve özellikle başkan adaylarından biri…

 

Niye ex kafasıyla bir gece kulübünden bir FBI ajanını aradığımı anlatmak için biraz daha geriye gitmem lazım sanırım..

 

---

 

99 Senesi. Mayıs ayı. Teşvikiye Göknar Sokak’ta, yarı bodrum, karanlık, iki odalı evde 3 kişi yaşıyoruz. Ben salonun yarısına perde çekip kendime oda yapmışım. Sırf bu evde birkaç saat geçirmek bile bunalıma girmek için iyi neden.

 

Öte yandan daha senenin yarısına bile gelmemiş olmamıza rağmen, 1999 yılı, obsesif-kompulsif bozuklukla geçen çocukluk yıllarımı (Bkz. Santa Barbara ve Tanrı’nın Eli)  ve hatta üniversiteyi kazanamayıp açıkta kaldığım seneyi de sollayarak kişisel dip noktalarımdan biri olmaya doğru gitmekte.

 

99 baharı itibariyle içinde bulunduğum kişisel ve toplumsal dertlerimi kısaca sizinle paylaşayım:

  1. Partisiz kalmıştım: Istanbul’a geldiğimden beri militanlığını yaptığım Özgürlük ve Dayanışma Partisi ilk kez ve büyük umutlarla girdiği 99 seçimlerinden aynı büyüklükte hüsranla ayrılıyor. Bildiri dağıtırken bıçaklanmalar, toplantılar, yürüyüşler, mitingler, yaratıcı sloganlar (Bkz. Paris, Fatsa, Sarıgazi) - hepsi boşa gitmişti. Ödp Kadıköy ilçe binasında  sessizlik içerisinde seçim sonuçlarını izlerken olduğumdan daha kötü olduğum bir an hatırlamıyorum (ama çok daha kötüleri beni bekliyordu). Sokaktan tarihinin en yüksek oyunu almış MHP’nin faşoları konvoy halinde geçiyorlar, biz balkonundakilere “boğaz kesme” işareti yapıyorlardı.  Ohh cizıs.

  2. Okulsuz kalmışım: Kırmızı Şortlu’nun sadık okuyucuları hatırlayacaklardır, okulda pek faal, pek anti- faşisttim. Ama işte koca okulda birilerinin bedel ödemesi gerekiyordu ve tabi ki onlardan biri de ben oluyordum: Dekanlık benle birlikte 5 kişiyi devrimci münasebetlerinden dolayı 6 ay okuldan uzaklaştırıyordu. Senelik ders sistemi olan okulda 6 ay uzaklaştırma demek, senenin çöp olması demekti. Bu da zaten 3 senede hemen hiçbir ders verememiş benim için Hukuk Fakültesi’ne toptan veda demekti.

  3. İşsiz kalmışım: Okul sonrası gittiğim Sultanahmet’teki uçak bileti satma işim de artık yok.

Şimdi yukarıdakileri toplayıp, üstüne bir de 22 yaşın kendine güvensizliği, parasızlığı ve huzursuzluğunu da ekleyin: oldu mu mis gibi bir bunalımınız! Ben de bu haldeyseniz yapılabilecek en doğru şeyi yaptım ve kendimi mütemadiyen içmeye verdim. Harçlık tazeyse Gizli Bahçe veya Peyote, değilse evde içiyordum.

 

Bu şekilde geçen birkaç haftada tekel votkası ve portakaldan kör olmak üzereyim. Bu böyle gitmez diyerek bir şeyler yapmam gerektiğine kanaat getiriyorum. Aradan birkaç hafta daha geçiyor. Hiçbir şey yapmıyorum. Bir kez daha bir şeyler yapmaya karar veriyorum. Yine yapmıyorum.

 

Derken bir akşam Gizli Bahçe’de bir arkadaşımla karşılaşıyorum ve bana memleketin en büyük televizyon kanallarından birinin haber merkezinde (kriminal nedenlerle kanal ismi veremiycem, bundan sonraZor TV” diyelim) yaptığı stajdan bahsediyor. Ve ben nicedir aradığım cevabımı buluyorum - araştırmacı-gazeteci olmak! Zaten çocukluktan beri gazeteci olmak istememiş miydim? Hayır, istememiştim ama olsundu, artık isteyebilirdim. Hemen kendimi araştırmacı-gazeteci olarak hayal etmeye başlıyorum ve kendime bu görüntüyü aşırı yakıştırıyorum.

 

Bir hafta sonra arkadaşım benim için habergenel yayın yönetmeni ile görüşme ayarlıyor. Zaten stajyerlere para vermediklerinden kolayca işe alınıyorum  ve böylece hukuk sevdam bitip televizyonculuk/gazetecilik serüvenim başlıyor. Bölümüm - Zor Tv Dış Haber masası.

 

Şimdi burada biraz ileri saralım ve Ekim 2000’e geri gelelim. Aradan yaklaşık bir buçuk sene geçmiş. Zor TV Dış Haber’in vazgeçilmezi olmuşum (zaten 3 kişiyiz Dış Haber’de). Hatta ufaktan (i.e. asgari) maaş bile almaya başlamışım. Dış Haber şefi Tamer hayatımın en önemli insanı olmuş. Neredeyse 7/24 beraberiz. Dallas entrikalarının döndüğü haber merkezinde birbirimizin götünü kolluyor, işimizden olmamaya çalışıyoruz.

 

Öte yandan Zor TV Dış Haber’i zorlu bir görev bekliyor: ABD Başkanlık Seçimleri: Gore vs. George W. Bush. Zor TV Ankara bürodan deneyimli bir diplomasi muhabiri Washington’a seçimleri izlemeye gönderiliyor. Ama haşmetli, kudretli ve Tokatlı haber genel yayın yönetmeni bununla yetinmiyor ve prensi olarak bellediği Tamer’i seçim haberi yapsın diye New York’a göndermeye karar veriyor.

 

Normalde dünyanın dört bir yanına güle oynaya giden Tamer’de bu görev biraz stres yaratıyor. Çünkü yurt dışı görevlendirme oldukça maliyetli ve eğer muhabir düzgün haberle gönderemezse kuyusunun kazılması için birebir.

 

Gidişi yaklaştıkça Tamer ensemde boza pişiriyor. Geçen yazın birkaç ayının İngilizce öğrenme kisvesiyle New York’ta geçirdiğim için sürekli benden haber istemekte. “New York’taki Türklere “Seçim hakkında ne düşünüyorsunuz?” diyerek iki hafta geçer mi Kırmızı Şortlu, Berlin mi burası, bana haber yapacak bir şeyler bul” diyor sürekli.

 

Diyor da nereden haber bulacağım  ki Tamer’e? Evet, o yaz iki ayımı New York’’ta geçirmiştim ama bu iki ayda “ought” ile “shall”in farkını yine anlayamamış öte yandan bol bol uyuşturucu yapmıştım. Nereden iyi ot bulur söyleyebilirdim ama Amerikan politikası ile ilgili ne bir fikrim ne de bağlantım vardı, bir kişi hariç: Greg.

 

Greg o yaz sublet ettiğim Green Point’teki evdeki oda arkadaşımdı. St. Louis’den New York’a yeni taşınmış, işsiz bir fotoğrafçı. İşsiz olduğu için de boş zamanının önemli bir kısmını gönül verdiği Green Party’nin gösterilerini fotoğraflamakla geçiriyordu. Green Party’nin seçim kazanma ihtimali yoktu ama diğerlerinin çok çok altında oy da alsa sonuçta 3. partiydi (bu yüzden de Gore seçimi kaybedecekti zaten).

 

Tamer’e Green Party’den bahsettim. Tamamdı, işte buydu. Hedefimiz Green Party başkan adayı Ralph Nader’dı. Ve şansımıza Tamer’in New York’a varacağı günün ertesi günü Philadelphia’da Green Party gösterisi vardı ve gösteri sonrasında da basın toplantısı!

 

İlk işim kırık dökük İngilizcemle Greg’e şu minvalde bir mail atmak oldu:

 

Greg abi naber, nassın iyisin inşallah? Ben iyiyim eyvallah. Ya ne diycem. Bize Ralph Nader’la röportaj ayarlayabilir misin haftaya Philadelphia’daki gösteri sonrası haftaya? Hadi abi öptüm çok. Kırmızı Şortlun

 

Greg’den de şuna benzer bir cevap geldi:

 

“İyi babacım nolsun takılıyoruz işte. Abi ben nasıl ayarlıyım başkanla görüşme size. Sen burayı orayla karıştırdın galiba. Ama başkanın özel asistanının numarası var, bu hatun ayarlıyo başkanın görüşmelerini falan. Susan adı, numara da şu:........ Ara, ayarlayabilirsen sen kendin ayarla. Hadi kodum. G.”

 

Greg’in bu akıllara durgunluk veren cevabı ve sorumsuzluğu beni hayal kırıklığına uğratmış mıydı? Evet. Peki pes edecek miydim? Evet..

---

 

O gece de her zaman olduğu gibi yine Club Scene’deydik. Sürekli buraya geliyorduk çünkü (1) İstanbul’un en iyi kulübüydü (ki bence hala öyle) ve (2) bir şekilde bedava giriyor, bedava içiyor hatta bazen bedava ex bile yapıyordum.

 

İşte bahçede elimde votka-redbull, kanımda kırçıllı Mitsubishi takılırken bir anda evreka yaşadım - Ralph Nader röportajı için niye kuzenimi aramıyordum ki! Kendisi en son çocukken gördüğüm dayımın oğluydu, Amerika’da doğup büyümüştü ve en son hatırladığım FBI’da çalışıyordu. FBI demek derin devlet demekti. Ralph Nader’ı kesin tanırdı. Tanımasa bile tanıyanları tanırdı veya ne bileyim telefonu falan olurdu. Salak kafam, bu nasıl da aklıma gelmemişti! İşe önce annemi yatağında yerinden zıplatıp kuzenimin telefonunu almakla başladım, sonra da kuzeni aradım…

 

Telefon konulmamız oldukça garip ve kısa sürdü. Türkçesi hemen hiç olmadığından benim hemen hiç olmayan İngilizcemle anlaşmaya çalıştık dolayısıyla (allahtan) niye aradığımı kesinlikle anlamadı. Hatta kim olduğumu bile zor çıkardı. Çeşitli şekillerde “Ralph Nader” ve “Zor TV” isimlerini kullandım ama bunları kullandıkça görüşme daha da garipleşti ve kısa süre sonra da sonlandı..Heralde “Kafası iyi heralde manyağın” diye düşünmüştür. Bilemiyorum. Bu son konuşmamız olacaktı.

 

Ama bir kere gaza gelmiştim. Bu iş bu kadar kolay diildi. O Ralph Nader o Zor TV’ye çıkacaktı arkadaş. Hemen Greg’den aldığım numarayı çevirdim ve telefon açılır açılmaz “Hello Susan” diyip arkasından “Zor TV”, dedim, “My chief” dedim, “US elections” dedim ve de “Reportage (Fransızca)” dedim ve bunların yerlerine değiştirerek bir kez daha söyledim. Karşıdakinin söylediklerinden bir tek “I’m sorry”i anladım. “Thank you” diyip kapattım. Yıkılmıştım ama pes etmek yoktu. Ertesi gece, yine aynı bahçede, yine kanımda yine aynı nesnelerle Susan’a bir kez daha dadandım ve yine bir sonuç alamadım.

 

Sonraki hafta Çarşamba (Scene çarşamba, cuma ve cumartesi açıktı) son şansımdı. Ertesi gün Tamer New York’a gidiyordu. Cuma ise Philadephia’da Green Party gösterisi vardı. Susan sağ olsun no’ya basmadı, telefonu açtı. Açar açmaz Ralph Nader’in Türkiye’de ne kadar yakından takip edildiğini, özellikle Ortadoğu politikası ile ilgili görüşlerinin çok yankı uyandırdığını, bu yüzden bölgede önemli bir güç olan Türkiye’nin en önemli kanalında kendisiyle yapılacak bir röportajın önemini geveledim bildiğim tüm İngilizcemi seferber ederek.

 

Bu kez hemen “I’m sorry” gelmedi. Kısa bir sessizlikten sonra “Tamam” dedi “Bana gelecek kişinin detaylarını mail atın, Philadelphia  gösteri sonrası yapılacak basın toplantısına onu akredite edeceğim” dedi. “Yalnız Susan” dedim, “Anlattığım gibi, bizim derdimiz basın toplantısına katılmak değil, Ralph Nader ile özel röportaj yapmak, bu Ortadoğu için çok önemli”..Yine bir sessizlik oldu. “Tamam” dedi, “Basın toplantısı sonrası Zor TV için 10 dakikalık röportaj için not aldım, Tamer Bey’i bekliyoruz”...

 

Tamer’in yanına dönüp de müjdemi verdim. Birbirimize sarılıp zıplamaya başladık. Sevinçten ne yapacağımızı şaşırmıştık ve en doğru kararı verip sabaha kadar içtik. Sonra biraz daha içtik. Yetmedi bana gidip salondan bozma odamda biraz daha içtik.

 

Ertesi gün Tamer öğleden sonra ancak uyanabildi. Amerikan Konsolosluğu’na gidip pasaportunu alması gerekirken randevuyu ve dolasıyla uçağını ve dolayısıyla Ralph Nader’ı kaçırdı…

 

O gün bir yenilgi almıştı Zor TV Dış Haber ama bu yetenekli ekibi bekleyen nice maceralar olacaktı. Ne de olsa 11 Eylül’e bir seneden az vardı…

---

 

Bu münasebetle tüm Kırmızı Şortçular’ın yeni yılını kutlar, 2018’de karşınıza daha sık çıkma temennisiyle seneyi kapatırım. Muck.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Recent Posts
Please reload