Sensitive meatballs

November 23, 2018

 

Hiç “Abi ilkokul yıllarım hayatımın en iyi yıllarıydı, şimdi bir daha oku deseler yine okurum” diyen birisiyle karşılaştınız mı? Hayır, karşılaşmadınız. Çünkü henüz öyle bir insan yok ve olmayacak da. Olmayacak çünkü ilkokul yılları ne idüğü belirsiz, arada-derede kalmış bir garip yıllar. Çocuk deseniz çocuk değil, ergen deseniz ergen diilsiniz. Dersler deseniz ders diil (Cin Ali vb.) ama bir yandan da ödev/disiplin gibi kavramlarla karşılaşıyor üstüne üstlük tokat falan yiyorsunuz. Bir zulüm dönem işte...
 

Hele ki ilkokul 5 - en korkuncu. Çünkü Anadolu Liseleri ve Kolejler için hazırlık başlıyor. Yani sıpamız büyümüş at olmuş da ilk yarışına hazırlanıyor.

 

Çilenize çile katmak istiyorsanız da benim gibi, sadece sınıfın veya dönemin değil, muhtemelen İzmir’in en güzel kızına aşık olmanızı tavsiye ederim. Kendisi uzun ince, uzun, buğday tenli ve dünyanın en güzel yüz ve saçına sahip bir insan - "Pocahontas" karakterine ilham vermiş bir kişi. Ben ise yaklaşık 1.20 boyundayım, dişlerim ayrık ve aşırı kavruğum - okuldaki takma adım da, kaçınılmaz olarak, Webster bu durumda. 80lerin ünlü TV dizisi karakterine aşina olmayanlar için:

 

 

 

Webster’ın Pocahontas’a olan aşkının mutlu sonla bitmesi düşünülemezdi tabi ki. Zaten bitmedi de. Ancak Webster işleri oluruna bıraksa, büyük ihtimalle yaz gelip de okullar kapanır kapanmaz zaten başka birine aşık olacak ve bu konu da unutulup gidecekti. Ama hayır, Webster rahat durmayacak ve gidip Pocahontas’a açılacaktı. Niye - çünkü Webster hem iflah olmaz bir romantik ve hem de su katılmamış bir gerizekalıydı. Öyle ki bu nedenle, hayatının bir noktasında Monica Belluci ile bir şansının olduğunu bile düşünecekti (half-true story).

 

Peki Pocahontas’la şansı var mıydı? Bir 30 santim daha uzayana kadar kesinlikle yoktu. Ondan sonrasında ise şansı İzmir’in tüm popülerlerinin TS'e konulan bombada hayatını kaybetmesine bağlıydı.

 

Websterımız, kalbini sevdiceğine açmaya, hayatının aşkına açılmaya karar vermişti vermesine de ortada önemli bir sorun vardı: konuşamıyordu. Daha doğrusu, duygu yüklü anlarda konuşamıyordu. Ne zaman yüreği pırpır atarken konuşmaya kalksa önce kekelemeye başlıyor ve bunu gözlerinden süzülen yaşlar takip ediyordu. Ablasına isyan mı edecek - hooop gözyaşı. Kaykay pistine dadanan çingen çocuklarından kaykayını geri mi isteyecek - hüngürt.

 

Velhasıl Pocahontas’a gönlünden geçenleri açması (e.g. dünyanın tüm kokulu silgilerinden daha güzel kokuyorsun vb.) mümkün görünmüyordu. Konuşamazdı ama acep mektup mu yazsaydı? Ama ya o mektup başkasının eline geçerse neler olurdu? Akrostiş şiir mi deneyeydi? 3 dizelik şiirle beybilisinin gönlünü nasıl çalabilecekti ki? İşte böyle kös kös düşünürken Un Amor çalmaya başladı. Kasetçalarda Gypsy Kings’in Bambeleo albümü vardı. Zaten kasetçalara başka albüm girmemekte, sabahtan akşama bu albümü hatmetmekteydi. Ve bütün dünya da o zaman sadece bunu dinliyor zannediyordu. Daha sonra herkesin sırasıyla Bon Jovi/Slippery When Wet, Manowar/Fighting the World ve Nirvana/Smells Like Teen Spirit dinliyor zannedeceği gibi - gerçi Nirvana’da tutturmuştu büyük ihtimalle.

 

İşte Webster'ın kafasındaki şimşek, tam da dudakları Gypsy Kings’in vokalisti her ne bok diyorsa onu imite eder şekilde açılıp kapanırken, çakıverdi. Pocahontas’a olan aşkını Gypsy Kings’den daha iyi kim anlatabilirdi ki? Tüm şarkılar sanki onların aşkını anlatır gibiydi - hele ki Un Amor! (https://www.youtube.com/watch?v=-IqpaLPIqTA)

 

Ertesi gün okul sonrası, yine herkes mahallenin parkında kümeler halinde toplanmışken Pocahontas’ın da bulunduğu popülerler bankına doğru sinsice yanaştı ve bankın etrafında kedi gibi bir süre kendi kendine takıldı. Poca’yı yalnız yakaladığı anda ise elindeki Bamboleo kasedini uzatıp “Sa-sa-sa-sa-sa--na kaaaaaaarşı tü-tü-tü-tümmmm hiiiiiiiiiislerim bu kaaaaaa-sette” diyiverdi 45 saniye içerisinde ve Poca ne olduğunu anlamadan koşarak parktan çıktı.

 

Hafta sonu öfleyip pöflemekle, sinirden tüm kalemlerin silgilerini yemekle ve Yakari izlemekle geçti. Pazartesi büyük gündü. Okul çıkışı, parkta, bu kez Webster’a yanaşan Poca oldu. Suratında umarsamaz bir ifade, müzik tarihinin gelmiş geçmiş en iyi aşk albümünü Webster’ın eline tutuştururken “Hiçbir şey anlamadım valla” dedi ve popülerler bankına, kendi ligine geri döndü.

 

Webster, tahmin edeceğiniz üzere, iki gözü iki çeşme eve koştu. Şans bu ya apartmanın girişinde annesiyle karşılaşacaktı. Anne ağlamayı görünce “Heralde pipisi koptu” derecesinde telaşlanmıştı haklı olarak. Annesinin telaşını dindirmek ama bir yandan da kalp kırıklığını paylaşmak istemeyen Webster, o zamanlar onu en çok üzen ikinci konuyu kullandı: “Okulda dudaklarımla çok dalga geçiyolar, bir dudağı yerde bir dudağı gökte diyolar”.

 

Annesi pipinin yerinde olduğunu öğrenip derin bir ohh çekti ve “Oğlum sen o dudakların değerini ileride anlayacaksın” diyerek Webster'ı Lise 2'ye kadar sürecek bir sorunsala sürükledi: “Bu köfte dudaklar nasıl olur da bir işe yarayabilirdi ki?”.

 

 

Webster büyüyüp de olgun bir Kırmızı Şortlu olana kadar sulu gözlülüğünden taviz vermedi. Vermedi vermemesine ama arada “Lan ben niye hep böyle ağlağım, zayıf mıyım neyim abi?” diye de merak etmedi değil. Merakının asıl kaynağı ise ağlaklık trendinin garipliği idi: Cezaevini, hayatının en korkunç dönemini, tek gözyaşsız geçirebiliyor öte yandan Braveheart’ın finalinde - dünyanın kalanıyla birlikte - hüngür şakır ağlayabiliyordu. Ölü Ozanlar Derneği’nin çıkışında o zamanki Eğitim Bakanı’na (i.e. Avni Akyol) "yaratıcı öğrenciler yetiştirebilmek için eğitim sisteminin nasıl değişmesi gerektiği"ne dair son derece içli bir mektup yazarken bir yandan da, bittabi, yanaklarından yaşlar süzülüyor, ama gel gelelim anestezi almadan (hemşire unutmuş) girdiği dudak ameliyatında tek damla dökmüyordu. Yine, beş kuruşsuzken bir de işten atılmasını son derece metin karşılayabiliyor, gel gelelim National Geographic’de, aslanların saldırdığı yavruyu kurtarmak için geri dönen bizon sürüsünü, ayakta - ve gözyaşları içinde - alkışlayabiliyordu.

 

 

Webster tam bir dingil miydi yoksa sadece hafif içli bir köfte mi? Bir türlü karar veremiyordu.

 

Webster/Kırmızı Şortlu, senelerdir kafasını meşgul eden sorunun cevabını ise hiç beklenmedik bir yerde bulacaktı: David Whitford adlı inançlı bir Hıristiyanın kardeşimizde. Söz konusu Hıristiyan kardeşimizden Kırmızı Şortlu’nun o sırada (i.e. 2 Temmuz 2018) okuduğu kitapta (i.e. Jonathan Haidt - Happiness Hypothesis, sayfa 198-199) bahsediyordu.

 

Kitabın yazarı, “Götlük yapılınca götlük yapana sinir oluyoruz da iyilikle karşılaşınca ne menem duygular oluşuyor insanda acep?” sorunsalını tartıştığı bölümde, seneler önce kendisine David Whitford adlı birinden gelen bir mektuptan bahseder. David kardeşimiz kilise seremonileri sırasında niye sürekli ağlayacak gibi olduğunu bir türlü anlayamamaktadır (tam bir Webster).

 

Dave bu konuya biraz daha eğilince farkeder ki aslında iki tür gözyaşı dökmektedir. Bunların ilkini, örneğin Anneler Günü seromonisinde terkedilmiş çocuklar için döktüğü gözyaşlarını, “şefkat gözyaşları” olarak adlandırır. İkincisini ise “Başkaları tarafından gösterilen cesaret, şefkat veya iyilik karşısında dökülen gözyaşı” olarak açıklar ve buna da “Webster gözyaşı” der. Şaka şaka - bu ikinciye ise “kutlama gözyaşları” (ing. Tears of celebration) diye adlandırır. Whitford bu ikinci tip gözyaşını o kadar güzel kelimelerle anlatmaktadır ki bu satırların yazarı o kelimeleri buraya aktarmaya kalksa, evet bildiniz, pek içlenecektir.

 

Peki Kırmızı Şortlu oturup da bunları niye yazmaktadır. Çünkü Webster'dan bugüne kafasını karıştıran bu "dingil mi içli mi" sorusuna, kısmen de olsa bir cevap bulmuştur. İşte bu yolculuktan Kırmızı Şortlu'nun çıkardığı ve sizlerin de çıkarması gereken dersler:

 

  1. Biraz denyodur, biraz da içlidir ama hiç de gizli gizli düşündüğü gibi “oldukça özel” biri değildir. Nasıl takside hapşırırken şöföre “Sen de gör” demek için kulaklığını çıkartan bir tek o değilse, etraftaki tek hisli de kendi diildir.

   2. “Şefkat gözyaşı” ile pek alakası yoktur ama “kutlama gözyaşı” tam onun olayıdır (bkz. William Wallace’ın idamı, Ölü Ozanlar Derneği üyelerinin masaların üzerine çıkması, bizonların intikamı).

 

  3. 3. Kişi olarak yazmak çok daha rahattır ve galiba bundan sonra da böyle yapacaktır.

 

Hepinizi tuzlu saçlarınızdan ısırırır, benim gibi bir yaz geçirmenizi dilerim.

 

Kips bye.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Recent Posts
Please reload