Anamin Kulaklari

March 19, 2018

Sevgili Romalılar, Sayın Vatandaşlarım,

 

Nasılsınız iyisiniz inşallah? E iyisiniz tabi, sonuçta bahar el verdi.

 

Bu arada umarım iyi bir kış geçirmişsinizdir. Ben bu kışı genelde seyahat ederek, aynada kendime bakarak ve ecnebilerin soul-searching dediği şeyi yaparak geçirdim. Hani Türkçeye “İşsiz bakkal t**şaklarını tartarmış” diye çevrilebilecek fenomenden bahsediyorum.

 

Bu soul-searching sırasında “Ben kimim?”, “Bu hayattaki amacım ne olmalı?”, “Nasıl bu kadar çekiciyim?” gibi büyük sorulara cevap bulmaya çalışıyorsunuz. Uzun yürüyüşler, derin sohbetler ve Ayahuasca törenlerinde (more on this later) defalarca bu soruları kafanızdan geçiriyor ve cevabın umduğunuz yönde olması için dua ediyorsunuz.

 

Bir de maziyi baya bir deşiyorsunuz bu sırada. Özellikle 10 saat boyunca bir ateş karşısında, telefonsuz ve konuşmadan oturmak zorunda kalırsanız eğer doğum anınıza kadar gidip gelmeye vaktiniz oluyor. İşte bu gidip gelmeler sırasında farkettim ki ben annemin kulakları sayesinde bugün buradayım. Evet anamın bir tanecik kulakları. Sizleri seviyorum ey kulaklar. Sizler için o ateş karşısında dualar ettim. Umarım duymuşunuzdur.

 

 

İzmir, 1991. Ortaokul 2’deyim. Saat geceyarısını çoktan geçmiş. Annemler yattıktan sonra gizlice salona süzülmüşüm. Televizyonun karşısına geçmiş John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar'ını okuyorum. Peki niye salonda, çoktan götümde pirelerin uçuması gereken bir saatte TV karşısında kitap okuyorum? Evde bir tek burada mı ışık var? Ben bir kitap kurdu muyum?

Tam tersine, bırakın kitap kurdu olmayı, bugüne kadar okuduğum kitaplar bir elin 5 (beş) parmağını geçmez. Liste burada:

  1. Ökkeş Tatilde (Muzaffer İzgü),

  2. 9 Numaralı Otobüsle Cennete Yolculuk (Leo Buscaglia),

  3. Martı Jonathan Livingstone (Richard Bach),

  4. Kaşağı (Ömer Seyfettin), ve

  5. Yaban (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Yukarıdaki kitapların iki özelliği var – biri hepsinin okulda zorla okutulmuş ve hepsinin de sizde yeni yeni yeşeren okuma sevgisinin ırzına geçmiş olması. Yani zaten çocuğum, hayatımın daha başındayım ve normal halim mutlu olmak: bana  ne cennete giden otobüsten, şizofren martıdan?

 

Ahh hele Kaşağı. Yani şöyle bir kapağın altından iyi birşey çıkması mümkün mü arkadaşım?:

 

 

Bu kitabı okuduktan sonra senelerce o meymenetsiz at da, o kaşağı da (ki hala ne boka yaradığını anlamadım) sık sık karabasanlarımı ziyaret ettiler sağolsunlar.

 

Ve Yaban. Gelmiş geçmiş en memleket-pooper kitap budur heralde. Arkadaş Türk köylüsü ne sikko bir köylüymüş, ne sıkıcı, karanlık bir hayat sürermiş. Kitabı okuduktan sonra ne zaman yola çıksak da köylerin arasından geçsek içime buhranlar çöktü senelerce. Türk sineması için Anayurt Oteli ne ise, Türk edebiyatı için de Yaban odur bence.

 

Bu arada sevgili Yakup, kimse sana bu bıyığın 1940’da moda olmaktan çıktığını söylemedi mi?:

 

 

Peki hayata bu kitaplarla başlayınca okuma hevesim de geldiği gibi gitti mi? Tabi ki evet. O halde nasıl oldu da gözümden uykular akarken Dünya klasikleri okuyan bir velede dönüştüm? Cevap basit sevgili Romalılar:

 

Meme sevdası meets Anamın kulakları.

 

Önce meme sevdasından bahsedelim: Ortaokul demek ergenliğe adım demek, “Kamışa su yürümesi” demek, meme sevdası demek.  Peki contente nereden erişim sağlıyoruz? 90lar Türkiye’sinde meme kaynakları şu şekilde:

  1. Fırt dergisi,

  2. Varsa babanızın vintage porno koleksiyonu (sizin zulayı keşfettiğinizi anlayana kadar),

  3. Star TV’de (ki o zaman adı Magicbox’tı) Otostopçu dizisi (bir bölümde “göt” gösterdiği efsanesi nedeniyle nice geceler başında beklendi) ve

  4. RTL ve SAT 1.

İşte beni de gecenin bir vakti TV karşısında nöbette tutan Alman TV kanalları RTL ve SAT 1 idi. RTL 90larda Türk gençliği arasında Tutti Frutti adlı bilgi yarışması  ile meşhur olmuştu (https://www.youtube.com/watch?v=cCxFRsJASFY). Bilgiye olan aşkımızdan çok, soruları bilince ödül olarak ortaya çıkan memelerdi daha çok ilgimizi çeken. Ve SAT 1’ın ünlü Okul Kızları Raporu serisi. Ahhh bizde niye öyle öğrenciler yok diye az mı hayıflandık.

 

Bu yayınlara ulaşım bir tek salondaki TV'den sağlanabiliyordu. Ama annemler öyle pek geç saate kadar takılmadıklarından, onlar yatana kadar uyumadan beklemek ve salona süzülmek pek sorun değildi. Ama sorun anamın kulaklarıydı. Annem kurt köpeği ile tavşan kırması olduğundan Dünyanın en iyi işiten anne kulaklarına ve en iyi koku alan anne burnuna sahipti. Henüz içki ve sigaraya başlamama yaklaşık 1 sene olduğundan burnu o zamanlar pek sorun teşkil etmiyordu benim için. Ama o kulaklar yok muydu!

 

Her an, sesi kısık bile olsa, TV’nin sesini duyabilir, uykusundan uyanıp ben memişlere dalmışken dibimde bitebilirdi. Ben de basılmaya karşı önlem olarak “Uykum kaçtı, kitap okumak için salona geldim” bahanesini bulmuş, ne zaman Tutti Frutti gösterimi olsa illa yanımda bir kitapla TV karşısına kurulur olmuştum. Ancak yavaş yavaş, memelerin ortaya çıkma frekansının da düşüklüğüyle, ilgim ekrandan kucağımda duran kitaplara yönelmeye başladı. Hatta bazı geceler TV’yi hiç açmamaya, sırf kitap okumaya başladım ve böylece o yaz 3 John Steinbeck bitirdim (Fareler ve İnsanlar/Aşağı Mahalle/Sardunya Sokağı).

 

İşte buna bilimde “Evrimsel yan ürün” diyorlar arkadaşlar (http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3BhbmRyZWxfKGJpb2xvZ3kp). Doğada hayatta kalmak üzere evrim geçirmiş anamın kulakları, döndü bana okuma sevgisi aşıladı.

 

Sevgilili vatandaşlarım, bu fırsattan istifade sizlerle Kırmızı Şortlu Çocuk’u Kırmızı Şortlu Çocuk yapan birkaç kitabı paylaşmak isterim:

 

1. Beyaz Zenciler (Ingvar Ambjørnsen)

90lar gençliğinin tartışmasız başucu kitabı. Çünkü 90lar demek Grunge demekti. Grunge demek de Beyaz Zenciler’deki elemanlar gibi yaşamak demekti – veya bize öyle geliyordu.

 

Beyaz Zenciler’e kadar Dünya hakkındaki kısıtlı bilgilerimi Amerikan gençlik filmlerinden, Pop Saati’nden (https://www.youtube.com/watch?v=S7xrdZhiNzk) ve Ana Britannica’dan alıyordum. Dolayısıyla Dünya gençliği (1) yazlarını çim biçerek, kışlarını popüler olmaya çalışarak geçiren Amerikan gençleri ve (2) her Allahın günü tüylerini jiletleyip de sakal bırakmaya çalışan Türk gençliği olarak ikiye ayrılıyordu benim için.

 

Uyuşturucuymuş, işgal evleriymiş, Norveçmiş – bunları ilk kez Beyaz Zenciler’de gördüm. Ve Dünyanın ne büyük bir yer olduğunu da o zaman anladım.

 

2. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (Milan Kundera)

 

Sıkı takipçiklerim bilir. Eser miktarda terkedilmiş bir ergenim (bkz. https://www.kirmizisortlu.com/single-post/2017/12/16/Kimin-bu-saclar).

 

İşte yine bir gün böyle terkedilmişim, niye terk edildiğimi anlamaya çalışıyorum. Yani “Ben nasıl terk edilirim ulan?” diye düşünmüyorum, tam terine “Acaba hangi nedeni seçti?” diye düşünüyorum çünkü benle olunmaması için çok neden var – yarı-cüceyim, ne sakalım ne bıyığım, ne Çeşme’de yazlık, ne altta Opel Vectra var. Birisinin benle çıkması için zaten deli olması lazım.

 

Bu kitabı okuduğumda sokağa fırlayıp “Evreka” diye bağırmıştım. Yok ciddi diyorum, mahallede “Eeevreeeekaaaaaaa geldiiii hanıııııım” diye bağırarak dolaştım bir süre. Neyin evrekasını yaşadım açıkçası tam hatırlamıyorum ama sanırım “Sorun sende diil, onda” diye bir sonuç çıkarmıştım. Ve kendimi çok daha iyi hissetmiştim.  Sanırım anlamamışım Milan abinin ne demek istediğini ama olsun.

 

3. Romanımla Sana Bir Ses (Ömer Madra)

 

İzlediğiniz filmlerden, okuduğunuz romanlardan ve – bir bok anlıyorsanız tabi – gittiğiniz sergilerden geriye bir süre sonra “His” kalır ya sadece. Ne repliği hatırlarsınız, hatta ne konusunu ne bir şeyini. Ama “Ooo oğlum 3 Renk: Mavi en iyisiydi” demekten de geri durmazsınız sizi gidi kolpacılar sizi.

 

Romanımla Sana Bir Ses’i lisede okumuştum ve geriye şunlar kalmıştı: Kesinlikle İstanbul’a taşınıp romanın ana karakteri gibi içecek, sıçacak, tiyatroya gidecek, Adalar’da aşık olacaktım – ha bir de bir gün roman yazarsam böyle bir roman yazacaktım (ki yazıyorum inanmazsınız, kips).

 

Geçenlerde merak ettim ve yeni baskısını bulup 20 küsür sene sonra bir daha okudum Romanımla Sana Bir Ses’i. Ve götü boklu bir lise öğrencisiyken ne hissettiysem, şimdi de aynını hissettim. Lav yu Ömer Madra, Catcher in the Rye bok yesin.  

 

4. Gülünün Solduğu Akşam (Erdal Öz)

 

Bugün beni memleketin en güzel saçlı hukukçusu yapan nedir derseniz budur sevgili müptezellerim.

 

Daha önceki hikayelerimi takip edenler bilir, lisede korkunç bir öğrenciydim. Başımda kavak yelleri, üniversiteye girememiş, girmekten de vazgeçmiş, umudumu barmen olup ecnebi manita peşinden Avrupa’ya (mümkünse Norveç’e) gitmeye bağlamıştım.

 

Bu kitabı da, liseden sonra, açıkta kalıp üniversiteyi kazanamadığım, hemen tüm arkadaşlarımın Ankara, İstanbul ve Kuzey Kıbrıs’a dağıldığı sene okumuştum.

 

Son sayfaları - Deniz Gezmiş’in idam edilmeden önce ailesine yazdığı mektup bölümünü- tam hatırlamıyorum örneğin. Çünkü oraya gelene kadar o kadar çok ağlamış, o kadar hıçkırmıştım ki kitabın sayfaları birbirine yapışmıştı. O akşam kendi kendime, sırf Deniz Gezmiş hukuk okudu diye hukuk okuma sözü vermiştim.

 

Nur içinde yatın güzel abilerim...

 

5. Sex at Dawn (Christopher Ryan)

 

Evet, bir anda 90ların ortalarından 2010ların ortalarına atladık. “20 sene hiç mi bişey okumadın öküz?” dediğinizi duyar gibiyim. Valla okudum da hatırlamıyorum valla ne okuduğumu pek. Öncelikle üniversiteye başladıktan sonra Marksist literatüre gark oldum. Allahtan o dönemden “hayatımı değiştiren” bir kitap kalmadı geriye.

 

2000lerde de o kadar partiledim ki okuduklarımı unuttum. Unutmadığım o birkaç tanesini de  sağda solda kızlar “hem partici, hem entel” desin diye anlattım da durdum.

 

Sex at Dawn’ı ise 2013’te okudum. Kitap  insanoğlunun cinsel evrimini anlatıyor ve evlilik, ilişkiler, monogamiye evrimsel açıdan bakıyor.  Bu kitaba ilgim esas olarak o dönemde kafayı taktığım “monogami sorunsalım"dan kaynaklanmıştı. Her ne kadar artık böyle bir "sorunsalım" kalmamış da olsa, bu kitap benim için hala çok önemli. İki nedenle:

 

İlki kitabın yazarının podcast’i – Tangentially Speaking (https://chrisryanphd.com/tangentially-speaking/). Bu podcast’i dinleyerek o kadar ilginç fikirle, tiple, düşünürle, yazarla, müzisyenle, yönetmenle ve başka podcastlerle tanıştım ki, biz podcastten önce naapıyormuşuz noktasına geldim.

 

İkincisi ise kitaptaki bir atıf  -  “Ziraata geçmek insanlığın yaptığı en büyük hatasıdır - Jared Diamond” (http://discovermagazine.com/1987/may/02-the-worst-mistake-in-the-history-of-the-human-race). Bu atfı okuyunca “Nasıl lan, ziraat niye hata olsun ki deli misin?” diye düşünmüştüm. Meraktan hemen bir Jared Diamond alıp okudum. Oradan Frans de Waal’e geçtim vs. Ve böylece insanlığın tarihi, “modernleşmesi" ve evrimi ile ilgili nasıl hiçbir bok bilmediğimi anladım. Hala da pek bir bok bilmiyorum zaten. Tek öğrendiğim hayata "evrimsel gözlükler”le bakmak gerektiği. Neyse bu konu uzun..

 

6. Subtle Art of Not Giving a Fuck (Mark Manson)

 

Evet, biliyorum biraz pulp bir non-fiction gibi geliyor kulağa. Ama inanın erdem dolu bir kitap.

 

Kitabın ana mesajı "baktın olmuyor, bakmayacaksın" olarak özetlenebilir mi? Bence hayır ama deneyebiliriz.

 

Özellikle kitabın sonundaki romantik ilişkiler ile ilgili bölümü takdire şayan. Eleman tam bir "monogamik olamayan göt"ten nerelere gelmiş. Allah cümlemize böyle olgunlaşmalar nasip etsin inşallah. Aho.

 

Hepinizi kulunçlarınızdan öper, musmutlu bir hafta sonu dilerim.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Recent Posts
Please reload