Imsınık Nedir Bilir Misin Abidin?

February 28, 2018

 

Imsınık nedir siz de bilmezsiniz, biliyorum. En azından Nevşehirli bir aşçı değilseniz bilmezsiniz:

 

Haziran, 2012. Levent. Corporate hukuk bürolarından birindeyiz. Cuma akşamı. Managing partner ofisten çıkmış. Biz de Jameson ve Cancan cips ile korsan Happy Hour yapıyoruz. Saz - tabi ki - bende. Lise hikayeleri anlatıyorum ve hikayenin bir yerinde “blue balls”dan dem vuruyorum. Ne de olsa tüm lise bu şekilde geçmiş.

 

Ekipte blue balls’u bilmeyenler var, soruyorlar, açıklıyorum (bkz. https://www.cosmopolitan.com/sex-love/q-and-a/a815/blue-balls/). Musto bu açıklamayı duyunca “Sen ımsınık olmuşsun be Hacı Abim” diyor. “O ne oğlum?” diyorum. “Abi işte blue balls, ımsınık Türkçesi” diyor. “Nasıl yani güzide Türkçemizde bunun için bir kelime mi var cidden?” diyip googleluyorum heyecanla ve sonuç sıfır.

 

Bunun üzerine Mustom "ımsınık"ın kökenini anlatıyor: “Hacı abim, lisedeyken yazları Kapadokya’da tur rehberliği yapıyordum. Bir keresinde Fransız bir turist ablayla tur boyunca öpüştük durduk. Sonra tur bitip de otele döndüğümüzde beni odasına almadı. Ben de akşam yemeğini yemek için mutfağa indim. Aşçı yamağıyla muhabbet ederken turistle olanları anlattım. Muhabbetin bir yerinde alt takımlardaki ağrıdan şikayet edince de aşçı yamağı, “Sen ımsınığ olmuşsun oğlum, ondan ağrıyo” dedi. Ben de sordum “Abi ımsınık ne?” dedim. İşte sen blue balls’u anlatırken ne anlattıysan onu anlattı. Nevşehir’de blue balls’a ımsınık derlemiş meğersem Hacı Abi.” 

 

 

İzmir. Mayıs, 1995. Braveheart’ın senesi, Cartel’in senesi, Lise 3’ün senesi. Aynı zamanda da Kurban bayramının 9 gün olduğu sene. Ben de her bayram, seyran vb.’de adet edindiğim üzere yine yollardayım. Bu kez yoldaşlarım Selim ve Kerim. Selim siyah saçlı, büyük elli ve büyük ayaklı. Kerim ise ince uzun, yeşil gözlü ve bol kıllı.

 

 

Urla yolundayız ya da diğer bir deyişle eski Çeşme yolunda. Gerçi o zaman sadece Çeşme yolu idi adı. Bir kurbanlık koyun kamyonetinin arkasında, koyun boklarıyla birlikte Urla’ya doğru yol alıyoruz. Niye? Çünkü Urla otobüslerine verecek paramız yok. Daha doğrusu o kadar  paramız var ama para çok çok kısıtlı olduğundan mümkün mertebe otostop yapacağız gezimiz boyunca.

 

Önümüzdeki günlerde mümkün mertebe başarmaya çalışacağımız bir diğer şey ise ımsınıklığıma son vermek. Evet, bakirim a dostlar. Tanıdığım hemen tüm hemcinslerimin aksine bakiroğlubakirim. Ve tatilin son günü de 18. yaş doğumgünüm. Selim ve Kerim ise 18 yaşıma bakir girmemem gerektiği konusunda fikir birliği içerisindeler ve ne yapıp ne edip bu mübarek Kurban bayramında beni halvet etmeye çalışacaklar.

 

Çeşmealtı

 

İlk durak Urla. Yelkenkaya Sitesi. Burası halvet potansiyeli olan bir durak değil, daha çok bir basecampSelim’in anneanne ve dedesinin yazlığı. Buradan Çeşmealtı’na gideceğiz akşam. Çeşmealtı neresi diye sormayın dostlar, Ben de bilmiyorum hala tam olarak. Urla değil, Çeşme diil. Arada birşey işte. Ancak Çeşmealtı’nın Ege bölgesinin en gereksiz tatil beldelerinden biri olmasının yanında ikinci bir önemi daha var: Elif'in (i.e. Lise 2’de okuyan kız arkadaşım) yazlığı orada. Ve anne-babası bu akşam evde olmayacak. Ve bilin bakalım akşam o eve kim davetli - evet, ımsınıkçocuk!

 

Selim’in dedesi rahmetli Ziya Amca bizi Çeşmealtı'na bırakırken kafamda da geri sayım başlamıştı haklı olarak: Bakir olarak yediğim son akşam yemeği, bakir olarak bindiğim son araba, bakir olarak içtiğim son sigara..

 

Kapıyı Elif açtı ve salona buyur etti. İçeri girdiğimizde Kerim Selim’e dönüp “Oha oğlum bak kim burada!” dedi hepimizin rahatça duyabileceği bir salaklıkla. Evet, Elif'in ablası Elvan da oradaydı. İzmir Amerikan’ın ve dolayısıyla İzmir’in en güzel kızlarından Elvan. Şimdi ise Boğaziçi Üniversitesi’nin en güzel kızlarından olduğunu tahmin ettiğimiz Elvan

 

Selim ve Kerim’i salonda Elvan’la bırakıp Elif’le balkona çıktık. Bir süre kendimizi burada unutturduktan sonra beni odaya atacaktı belli ki. Afferim, iyi düşünmüştü. Ama balkonda da boş durmuyor, bolca öpüşüyor, sonra muhabbete yine devam ediyorduk. Genelde şu sıralar akranlarım arasında tek konuşulan Eylülde kimin nerede olacağıydı– Odtü mü yoksa Boğaziçi mi? İTÜ mü yoksa Bilkent-burslu mu? Benim nerede olacağım ise belliydi, götümün üzerinde olacaktım. Hatta daha da kötüsü, belki de Elif’le aynı sınıfta! Çünkü Lise’den mezun olmaya yetecek krediyi (evet, Cumhuriyet tarihinin kredili sistemde okuyan iki döneminden birine denk gelmiştik) toplayamamıştım. Eğer bir mucize olmaz ise, seneye Lise 3’ü tekrar etmem gerekecekti (ama o mucize oldu).

 

Gece ilerledikçe hava da gittikçe serinlemeye başlamıştı. Elif’e "kendisi adına" neşterle attığım façanın açtığı koskoca yarayı gururla gösterirken bir yandan da dişlerimin takırdamasına engel olmaya çalışıyordum. “Nasıl yani, buradan akan kanla üç bardak mı doldurdun gerçekten???” dedi. “Evet” dedim son derece anlamsız bir gururla “ama bardakların yarısı zaten muz likörüyle doluydu, yani sonuçta 1.5 bardak diyebiliriz”. Elif'in dünya güzeli yüzündeki ifadeden bu hikayeye devam etmemem gerektiğini anladım ve o 3 bardak “Bloody Marry”i nasıl içtiğimizi anlatmaktan vazgeçtim.

 

Konuyu kolumdaki dev anası yaranın etrafındaki diken diken olmuş tüylere getirip "Hava da serinledi haa” dedim, artık beni odaya atabileceğini ve benden yararlanabileceği işaretini vermek için. “Evet” dedi, “siz bence ufak ufak gidin zaten, birazdan gelirler”. “Kim gelir??” dedim şaşkınlıkla. Balkon kapısından içeri girerken bana dönüp “Annemle babam, kim olacak ki başka?” dedi. Façam, biram ve Tekel 2000imle birbirimize bakakaldık...

 

Birkaç dakika sonra sitenin kapısından çıkarken nasıl bu kadar yanıldığımın muhasebesini yapmakla meşguldüm. Bir kere ben niye bu geceyi Eliflerin yazlıkta geçireceğimi düşünmüştüm ki zaten? Ayrıca hele ki geceyi burada geçirdik, niye durup durduk yere bu gece benimle yatsındı ki? Yani genelde bu işin kızlar için formülü “doğru kişiyle, doğru yerde, doğru zamanda” değil miydi? Dolayısıyla bu gece bekaretimi yitirmem için Elif’in “Bana olan aşkından kolunu neşterle doğrayan bir erkek bulursam onunla Çeşmealtı’nda, babamlar birkaç saatliğine uzaklaşmışken, ve yan odada Selim ve Kerim ablamla "9 ½ Hafta" seyrederken birlikte olacağım” diye bir yemin etmiş olması gerekirdi ki bu, Selim’le Kerim’in Elvan’la "9 ½ Hafta" seyretmesi olasılığı kadar düşüktü. Ama meğersem değilmiş, daha düşükmüş...

 

Evet, Selim'le Kerim'in o kadar zaman seslerinin çıkmamasının sebebi buymuş meğersem. Elvan bizimkileri siklemez şekilde salonda dergi okurken SHOW TV’nin “Kırmızı Noktalı” kuşağında "9 ½ Hafta" başlamış. Bizimkiler önce ıkınıp sıkılmışlar ama sonra Elvan’ın ilgisi Hey Girl’den filme kayınca suspus oturup beraberce filmi seyretmişler.

 

Çeşmealtı’ndan da bakir ve ımsınık olarak ayrılacak olmam dışında önümüzde bir sorun daha vardı: Çeşmealtı’ndan ayrılamamak. Geceyi Elif'in yazlıkta geçiricez diye düşündüğümüzden hiç Urla’ya dönüş planı yapmamıştık. Son Urla minibüsü de çoktan kalkmıştı. Ziya Amca'yı arayıp çağıramazdık da, yazlıkta telefon yoktu.

 

İyi de ne bok yiyecektik? Tabi ki gidip mezarlıkta yatacaktık. Kerim’in bu fikri hepimize inanılmaz mantık geldi. Mezarlık sakin ve sessiz olurdu. Karışanımız, görüşenimiz olmazdı. Sonra yer toprak olurdu, yumuşak yumuşak yatardık. Ayrıca daha sıcak olurdu (niyeyse?). Isı gittikçe daha önemli olmaya başlıyordu çünkü Çeşmealtı belli ki karasal iklime sahip bir beldemizdi ve biz ise şort ve tshirtlüydük.

 

Gidip kendimize kalacak yer bakmak üzere mezarlığa girdik. Stüdyo tipler (ergen veya bebek mezarları) bize gelmezdi. Single bedler (tek ölü, tek mezar) de öyle. Üçümüzün de sığışabileceği bir yer olmalıydı. Aile mezarları bu yüzden en iyisiydi. Ayrıca içinde naaş olmayan bir mezar yeri arıyorduk çünkü kimse tam olarak itiraf etmese de hiçbirimiz bir ölünün üzerinde yatmak istemiyorduk. Dolayısıyla, (i) kendisi, eşi ve en az bir çocuğu için, ve (ii) hepsi hayattayken kalkıp da Çeşmealtı Mezarlığı’nda yer almış bir vizyoner peşindeydik ve haliyle bulamadık. Mezarlığa giren köpek sürüsünün de ısrarıyla mezarlığın diğer ucundan çıktık.

 

Birkaç saat daha uyuyacak yer aradıktan sonra sonunda kıyıya çekilmiş bir balıkçı teknesine sığındık. Sabah donmak üzereyken Selim’in dedesi tarafından kurtarıldık ve Urla'ya geri götürüldük.

 

Kaynarpınar

 

 Çeşmealtı’ndan sonraki rotamız Karaburun yarımadasıydı. Evet, şimdi olduğu gibi o zaman da pek happening bir bölge olduğu söylenemezdi. Bırakın genç ve salak İngiliz turist bulmak, İzmirli olmayan yerli turist bile bulamazdınız burada. Ama Karaburun’da Kaan vardı.

 

Kaan içten pazarlıklı, asker çantalı ve çok güzel bir kız kardeş abisiydi. 93 senesi Metallica konserine gidebildi diye onu hayatı boyunca affetmedim (hala da etmem, bok ol).  Karaburun’da yarımadasında, Kaynarpınar diye, sadece 8 kişinin bildiği, ortalama bir viraj büyüklüğünde bir koydaydı yazlıkları. Ama ne hikmetse, bu ufacık koy kozmopolitan (i.e. İstanbullu) bir nüfusa sahipti.İşte bu kozmopolitan nüfusa karışır, az da olsa İstanbul'un hoppa kızlarıyla gönül eğlendiririz diye buraya geldik otostop üzerine otostop çeke çeke.

 

Günü Kaynarpınar'ın minyatür plajındaki cafede King oynayarak, karışık tost yiyerek ve bira içerek geçirdik. Akşam yemeğini ise Kaanlarda yer (anne babası beni çok severdi) sonrasında da orada kalırız diyorduk ama ikisi de gerçekleşmedi. Kaan, ailesi ve İstanbullu komşuları şen kahkahalar eşliğinde rakıları yuvarlarken biz plajda gündüzden kalmış darı ve barbunya konservesi yiyip Kaynarpınar’daki yıldızların sayısına şaşırıp durduk.

 

Şu İstanbullu kızlardan yana da şansımız pek yaver gitmedi. Bir kere zaten iki tane vardı. Ve hiç de hoppa değillerdi. Yemekte içtiğim Efes Güneşleri'nin etkisiyle  plajda söylediğim şarkılar da (e.g. Ebru Gündeş - Demir Attım Yalnızlığa, Yıldız Tilbe - Delikanlım, Poison - Every Rose Has Its Turn* - *Evet, "turn" diye anlıyordum) şansımı zora sokmuş olabilir, emin değilim.

 

Geceyi, plajın bitişiğindeki mağaramızda Selim ve Kerimle sızarak ve gecenin köründe yükselen sularla donumuza kadar ıslanarak geçirdik.

 

Mordoğan

 

Hazır Karaburun yarımadasına gelmişken Mordoğan’a uğramadan olmazdı. Gerçi bal gibi de olurdu. Çünkü Mordoğan "Dünyanın En Anlamsız Tatil Beldeleri" dergisinin kapağını süsleyebilecek bir yerdi.  Ama burada da Selin vardı: Hazırlık’tan beri kankamız, delikanlı, fırlama ve şıpsevdi Selin. Ve Selin’in geniş çevresi...Eminim o sırada Mordoğan’da kim bekar, kimin sevgilisi, kimin şeytan tırnağı var, kim adet görüyor hepsini biliyordu.

 

Biliyordu bilmesine de bizimle ilgilenecek vakti yoktu, çünkü yine (ve her zamanki gibi bizden büyük) bir manitası yapmıştı. Yemek sonrası bizi Mordoğan’ın “en popüler” barına bırakıp sahilde yeni erkeğiyle dry-humpinge gittiler.

 

Bar, Mordoğan’da lokal yazlık bar nasıl olursa öyle bir bardı. Yaşları 9 ile 17 arasında değişen kitle genelde barın kapısının önünde ellerinde küçük, 33lük şişe Efes Pilsenleriyle takılıyordu. Galiba bu küçük Efes Pilsen’ler sadece İzmir’e bağlı tatil beldelerindeki rock çalan barlarda satılmak üzere üretilmişti. Sittin sene bunlardan bir daha görmedim.

 

Biz de küçük Efeslerimize kavuşmak için içeri girdik. Mordoğan gençliği, yazlık sitelere göre gruplara ayrılmış, vırvır muhabbetteydi. Herkes birbirini bacak kadar bokluktan beri tanıyordu belli ki. Bakalım burada yabancıları sevecekler miydi?

 

3 yabancı yakışıklı barda aşırı cool etrafı kesmeye başladık. Kimsenin umrunda olmadığımızdan emin olunca dışarı çıktık ve coolluğa burada devam ettik. Ancak Mordoğan coolluktan anlamıyordu. Derken KerimBana cebinizdeki anahtarları verin, birazdan da gelip benden anahtarları ve de benzin için para isteyin” dedi ve (niye o sırada cebimde olduğunu bilmediğim) ev anahtarlarımı alıp dönüp içeri girdi. Ağır ağır ve aşırı topallayarak bir kız grubunun yanına kadar gitti, kızlara birşeyler söyledi ve hooop yanlarına oturdu. Selimle coolluk ve şaşkınlık içinde birbirimize bakakaldık.    

 

Dediği gibi yaptık, 5 dakika bekleyip yanına gittik. Kızlar hipnotize olmuş şekilde, hülyalı gözlerle Kerim’i dinliyorlardı. Bir yandan “Ulan bu herif bu kızlara ne anlatıyo acaba” diye düşünürken, anlaştığımız gibi, “Kerim anahtarları versene benzin lazım” dedim.  Kerim, anlattığı hikayenin kesilmesinden rahatsız havalarda, cebinden çıkardığı ev anahtarlarımı yüzüme bakmadan bana uzatıp “Fulleyeceksin biliyosun di mi?” dedi “al bu parayı da”. Ulan neyi fullüyordum? Bu havalar cıvalar neydi? Kerim’in götü niye kalkmıştı? Neler oluyordu? Neler olduğunu birazdan anlayacaktık...

 

Selim’le çıkıp neyi fulleyeceğimizi bilmeden bir on dakika etrafta dolanıp bara geri döndük. Fulleme için yeterli bir zamandı heralde. Geri döndüğümüzde sağolsun Kerim bizi de masalarına buyur etti ve kızlarla tanıştırdı.

 

Kızlar 3 adetti. 3ü de Öğretmenlik Yüksekokulu’nda okuyordu ve üçü de bizimle tanışmaktan aşırı mutluydular. Eee ne de olsa bayram tatilinde Avrupa’yı motorlarıyla gezmeye çıkmış 3 Bornova Anadolu Liseli gençle tanışmak herkese nasip olmazdı! Yakışıklı ve motorlu olduğumuz kadar şansızdık da ama - Kerim İtalya dönüşü viraja hızlı girmiş, düşüp dizini sakatlamıştı. Sakat sakat fazla ayakta kalamadığı için de bu dünya salağı 3 öğretmen adayı kendisine yer vermişti. Motorlarımız mı neredeydi? Biraz önce barın önündeydiler, görmemişler miydi? Fulledikten sonra Kaynarpınar'da kaldığımız mağaraya geri götürmüştük. Selim'le ikimiz, üç motoru. Ve 10 dakika içinde de geri dönmüştük.

 

Başöğretmenlerimizle birkaç saat daha muhabbet ettikten sonra ertesi gün plajda buluşmak üzere vedalaştık ama o plaja hiç gitmedik- çünkü benim bile prensiplerim vardı. Geceyi Selin’in babasının Kartal'ında geçirdikten sonra ertesi gün yine yollara düştük. Bu kez hedef büyüktü  - Kuşadası!

 

Kuşadası

 

Kuşadası’nda şansımızın döneceği, daha en baştan, daha ilk otostoptan belliydi. Bizi Mordoğan’dan Seferihisar’a kadar götüren Hızır Abi’nin aracı 86 model Doğan’dı. Ancak içini yüksek ve eklektik zevkini yansıtacak şekilde yeniden dekore etmişti: Örneğin şoför koltuğunun yanına tahtadan (rakı ve su için iki ayrı gözüyle) bir rakılık oturtmuş ve bu dokunuş araca son derece Retro bir hava katmıştı. Torpidonun altını ise Art Nouveau bir buzluk süslemekteydi. Direksiyonu boydan boya çevreleyen, oltu taşından yapılma kaplan kafası ise araca oldukça Barok bir hava katmıştı.

 

Hızır Abi bir yandan rakısını içiyor, bir yandan uzun Maltepesini tüttürüyor, bir yandan tesbihini çeviriyor ve arada da yola bakıyordu. Oğlu dün gece evden kaçmıştı ve onu aramaktaydı – saatte 20 kilometre ile! Kötü bir babaydı belki ama Ege’ye sevdalı bir insandı. Ve bunu bize aşılamak için de elinden geleni yaptı: “Çocuklar, bu toprakları sevin. Bu topraklar öyle bereketlidir ki, toprağa otuzbir çeksen adam yetişir”.

 

Seferihisar’da gözyaşlarıyla Hızır Abi'ye veda ettikten sonra minibüsle Kuşadası’na geçtik. Daha doğrusu Turyat Kamping’e, yani bizim karavanın durduğu kampine. Dikkatli Kırmızı Şortlu müptezelleri anne-babamın karavancılık-kampingçilik sevdasını ve bunun ablam ve benim üzerimde açtığı derin yaraları hatırlayacaklardır.Ancak karavan şimdi en azından Kuşadası’nda kafamızı sokabileceğimiz bir yer sağlamaktaydı ve bir yatakta yatmayalı uzun süre olmuştu (3 gece). Bununla birlikte ufak bir sorun da vardı. Kamping Kuşadası’nda diildi. Yakındı ama değildi. Bir minibüs mesafesindeydi. Ama o minibüsler de gece 12’de bitmekteydi ve bir kez daha mezarlıkta yatacak yer aramak istemediğimizden Kuşadası’na bir an önce gitmeli ve turisterle haşır neşir olmalıydık.

 

Öyle de yaptık. Hızlıca denize girip hızlıca bişeyler yedikten sonra Kuşadası’nın çılgın gece hayatına bıraktık kendimizi. Öncelikle şansımızı İngiliz turistlerin hegemonyasındaki barlar sokağında denedik: Sonuç hüzün. Turist olan yerlere giremiyecektik belli ki. Temple, She gibi lokal kulüpler ise teklif dahi edilemezdi, 3 kavruk mümkün değil giremezdik.

 

Ama bize neydi ki oralardan? Biz sonuçta asi ve rockçı değil miydik? Alsınlar başlarına çalsınlardı Temple’ı da She’yi de? Bu mekanlarda bombronz, mini etekli, birbirinden güzel kızlardan başka ne vardı ki??? Oysa ki benim hayatta tek ihtiyacım olan Selim ve Kerim’di. Hatta o sırada kendime itiraf etmekten korktuğum bir gerçeği de farkettim: aslında şu anda hayatımda bir kadına yer yoktu..

 

Kaleiçi’ne gidip kendimize güzel bir rock bar aradık. Bulduk, ama alınmadık. Bir tane daha bulduk, ona da alınmadık. Yarım saat dolanmanın sonunda bizden başka kimsenin olmadığı bir rock bara (kapıda da kimse olmadığı için) girmeyi başardık. Ufak Efeslerimizin ambalajlarını sökerken bizbize olduğumuz ve yanımızda hiç kız olmadığı için inanılmaz mutluyduk.

 

Derken içeri iki kız girdi ve barın rengi değişti. Ve bunlar alelade kızlar değildi - Defne ve Münevver’di. Liseden arkadaşlarımız. sokaktan geçerken bizi görüp içeri girmişlerdi. Defne beni pek severdi, Münevver ise genel olarak erkekleri. “Ne yapıyorsunuz burada, deli misiniz?” dedi Defne. “Müzik dinliyoruz ya” dedim içerde müzik bile çalmadığını o ana kadar farketmemiş olduğumu farkederek. Defne ve Münevver’e o güne kadarki tatil hikayemizi (bekaret bölümü hariç) anlattık. Defne bize kendi pansiyon odalarını teklif etti. Münevver’le ikisi bu gece babasının marinadaki yatında kalacaklardı, pansiyonun parası ödenmişti ve gece boştu. Böylece son minibüse yetişmek derdimiz de olmazdı? Ne derdik bu işe?

 

Tabi ki evet dedik ve Defne ve Münevver’in peşinden She’ye yollandım. Orada masaları vardı ve pansiyonun anahtarı da oradaydı. Selim ve Kerim ise rock barda kaldı, anahtaları aldıktan sonra yanlarına dönecektim.

 

She’de Defne önüme renkli bir kokteyl koydu. Sonra bir tane daha. Sonra bir shot. Sonra bir shot daha. Hepsine kendisi de Münevver de eşlik etti. Bir anda 3 sınıf birden atlamıştım. Son shottan sonra Defne kolumdan tuttu, Münevver’e dönüp “Ben Kırmızı Şortlu’ya pansiyonu gösterip geleceğim” dedi. MünevverAa aslında ben gösteriyim pansiyonu, hem odadan da birşey alacaktım” dedi ve diğer kolumdan yakaladı. Kısa süren çekişmeyi – Allaha şükür – Münevver kazandı ve She’den çıktık.

 

Pansiyon Marina'nın karşısında, ana caddenin üzerindeydi. Bahçeden geçip pansiyona girerken, “Gerçekten bekaret gidiyor galiba” düşüncesinin dehşetinden tamamen ayılmıştım. Ayaklarım uyuşmuştu, zor yürümekteydim. Kollarım ve ellerim başka bir canlının kontrolüne geçmiş, anlamsız, asal hareketler yapıyorlardı. Yanağımda döktüğüm terler yeni bir et benine başak vermişti.

 

Pansiyonun girişinde, apartman girişlerine kapıcılar için konan masaladan vardı. Üzerinde hiçbir şey olmayan, soluk mavi, Makina Kimya Endüstrisi masalarından. Masanın arkasında ise sert mizaçlı pansiyoncu duruyordu. Belli ki uykusu ve keyfi kaçıktı.

 

Münevver “İyi akşamlar” diyip yanında geçmeye kalktı ama yoooooooooo bu iş o kadar da kolay olmayacaktı. Pansiyoncu belli ki bu kapıyı kanının son damlasına kadar koruyacaktı (benzer bir görev aşkı için bkz: The Knights Who Say Ni: https://www.youtube.com/watch?v=0e2kaQqxmQ0).

 

Hop hop hop, nereye gidiyorsunuz siz” dedi “bir erkek bir kız giremezsiniz”. Münevver Almanya’dan daha bir sene önce gelmişti ve o Alamancıların garip kendine güvenine sahipti. Öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak biri değildi. Bir yandan elimi tutup merdivenlere sürüklerken bir yandan da pansiyoncuya kuzeni olduğumu, bu gece onların yerine benim kalacağımı söyledi. Allahım – elimden Münevver elimi tutmaktaydı! Yoksa bu iş gerçekten olacak mıydı?

 

Sonunda odaya vardığımızda artık o kadar terlemiştim ki Münevver odanın ışığıyla birlikte ufak bir şoka girdi. “Yok” dedim, “önemli birşey değil, bende Quicksilver var”. Götümden bir hastalık ata ata, altımdaki pantolonun markasını atmıştım. Afferimdi bana. Allahtan Milka Schokoladem böyle şeyleri takacak bir insan değildi. Hızlıca üstünü çıkarttı, altında külodu ve üstünde bistüyeriyle yatağa yattı ve ışığı kapatıp yanına gelmemi buyurdu.

 

Tüm denilenleri yaptım ve yanına uzanıp, şu işin bir an önce, kazasız belasız bitmesi için dualar etmeye başladım. Münevver üstüme çıktı, vücudunu vücüduma bastırdı ve gözlerini kapatıp dudaklarını bana doğru yaklaştırdı. “Allahım sen yüzümü kara çıkartma yarabbi” diye mırıldanıp dudaklarımı dudaklarına uzattığım anda odanın kapısı kırıldı. Daha doğrusu kırıldı zannettim. Allahın belası pansiyoncu vazgeçmemiş, kapıya kadar gelmiş, bir yandan Vileda sapıyla kapıya vururken bir yandan da bize bela yağdırmaktaydı. Pansiyoncunun şokuyla üzerimden yere fırlattığım Münevver yerden doğruldu, giyindi ve kapıyı açıp pansiyoncuya bakmadan çıkıp gitti.

  ∞

 

Hayattan bezmiş, kadınlardan yılmış halde, rock bara, Selim ve Kerim’i bulmaya geri döndüm. Ama bizim rock bar kapanmıştı. E peki ben şimdi naapacaktım? Son minibüs çoktan gitmişti. Sokak sokak Selim ve Kerim’i aramaya başladım ve sonunda bir YapıKredi ATM’si içinde uyumaya çalışırlarken kendilerine kavuştum. Olanları anlatınca beni dövmekten vazgeçtiler. Ama geceyi nerede geçirecektik?

 

Pansiyona geri döndük. Bizim namus bekçisi hala kapıda, masasında oturmaktaydı. Bahçeye girip ona görünmeden en alttaki katın balkon demirlerine, oradan da birinci katın balkonuna tırmandık. Balkon kapısından yarım saat önce halvet olmam gereken odaya girdik ve sonunda güzel bir uyku çektik. Sabah suratındaki şaşkınlık tüm bayramın tek iyi anısı olarak kaldı...

 

  ∞

Şimdi ne yapıyorlar:

 

Selim – Kendisi gibi büyük elli ve büyük ayaklı bir oğlu var.

 

Kerim – Dizi düzeldi. Motora başladı. Şimdi bıraktı. Dünya barışı için çalışıyor.

 

Kaynarpınar’lı Kaan – Valla n’oldu ona ben de merak ettim bunu yazarken - eleman Harvard’da hoca olmuş iyi mi? Bizim Kaan yahu, Slayer’da kafa salladığımız Kaan!

 

Kaynarpınarlı İstanbullu Kızlar  - Biri yönetmen oldu, hatta filmi Oscar'a aday oldu (vallah) Diğeri de gitti seneler sonra Çeşme'de Selim'in kuzenle evlendi. Ben de düğündeydim. Küçük dünya, büyük Kaynarpınar.

 

Defne – Salak bir sevgilisi var.

 

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Recent Posts
Please reload