Would you like something to eat in a special place?

January 29, 2018

 

 

Haziran, 1994. Bodrum. Kale arkasındaki dalgakıranda uzanmış uyumaya çalışmaktayım. Tepede koca bir mehtap var. Meldamı düşünüyorum. Acaba ne yapıyordur diye düşünüyorum? Zülfü Livaneli’nin Saat 4 Yoksununu dinleye dinleye sürekli böyle şeyler düşünüyorum zaten. Ama “Bu saatte naapacak lise çağındaki kız, Çeşme’deki yazlıklarında horul horul uyuyodur gerizekalı” diye düşünmüyorum. Düşünemiyorum. Niye? Çünkü kafa gidik.

 

Kafa gidik çünkü günlerdir hemen hiç uyumamışım. Topkek dışında pek birşey de yememişim. Bolca tükettiğim tek şey Birinci sigarası. Son birkaç saatte de beleş bira. İşte bu biralar ve günlerin yorgunluğu ile bir an önce sızmayı planlıyorum. Sızıyım ki yarın olsun, yeni işime başlıyım, Kokteyl hayallerime bir adım daha atayım.

 

Evet, beni İzmir’deki rahat yatağımdan, Bodrum Kale arkasının cıbıldak betonlarına getiren şey Kokteyl idi – yani Tom Cruise’un başrolünde oynadığı Cocktail filmi (http://www.imdb.com/title/tt0094889/). Filmin özeti şu: Tom aslında zeki ama çalışkan olmayan bir öğrencidir. ÖSS’de sıçınca şansını barmenlikte denemeye karar verir. “Hem Alman manita yapar hem para kazanır hem altın bilezik takarım” diye düşünür ve mahalleden Doug abisinin peşine takılıp Jamaika’ya gider.

 

Filmi seyrettiğimde ne kadar etkilendiğimi anlatmama imkan yok. Lise 2’deydim ve bırakın iyi bir üniversiteye girmeyi liseden 3 senede mezun olma ihtimalim her geçen gün azalmaktaydı. Derslerim en iyi ihtimalle “5ten şaşma 6yı aşma” düzeyindeydi. Ama esas sorun derslerimin kötülüğünden çok, ders çalışmak istemememdi. Daha doğrusu ders çalışamamam. Ne zaman ÖSS/ÖYS testi çözmeye otursam panik olup bırakıveriyordum. Öğrenecek, ezberleyecek çoook şey vardı ve ben bunların hiç birine hiç bir ilgi duymuyordum.  Hadi sabredip bir testi çözsem, daha iki sene boyunca bunlardan yüzlerce çözmem gerekeceği düşüncesi beni boğacak gibi oluyordu. Boğulacak gibi olduğumda da kaykay yapıyor, sahilde Efes Güneşi içiyor, sürekli okulu asıyor, faça atıyordum (bkz. sol kolum).

 

Ama ne yaparsam yapıyım olmuyordu, üniversiteye giremeyeceğim korkusu hep oradaydı, kaçamıyordum. Zaten dershaneyi de yılın ortasında bırakıvermiştim.Peki üniversiteye gitmeyip de ne yapacaktım, lise mezunu naapardı? Tom gibi barmen olabilirdi! Hele şansı yardım ederse ecnebi manita yapar belki Avrupa’ya kapağı da atabilirdi bu lise mezunu!

 

İşte böylece Bodrum’un yolunu tuttum. Bu ikinci denememdi. İlk denemeyi bir ay önce, Kurban bayramında Tamer’le yapmıştık. Tamer o sırada hayatımın en önemli iki insanından biriydi. Lisede sınıfta kalan nadir tiplerden, okulun belalılarından (zaten tanışmamız kız arkadaşına baktım diye (bakmamıştım) bana kafa atmasıyla olmuştu) nev-i şahsına münhasır Tamer. Mottosu  “Hayat üniversitede değil, sokakta öğrenilir” olan Tamer.

 

 

1. Kokteyl Harekatı

 

İşte hayat neymiş ne değilmiş öğrenmek için Bodrum’un yolunu tutmuştuk. Otobüsümüz İzmir’den gece yola çıkıp da ilk sigaralarımızı yaktığımızdaki özgürlük hissini hala unutmuyorum. Kulağımda Soul Asylum – Runaway Train (https://www.youtube.com/watch?v=NRtvqT_wMeY) beni nelerin beklediğini düşünüyor, düşündükçe hem heyecanlanıp hem korkudan dehşete düşüyordum.

 

Otogarda inip de Bodrum çarşısına yürürken Tamer’in ilk yaptığı elimden Birinci paketimi kapıp çöpe atmak olmuştu. “Bodrum’da bunları içip rezil etme beni” demiş, uzun Marlboro Lights’ından verirken de “Bu son ha!” diye eklemeyi de ihmal etmemişti.

 

Sonra neredeyse son paramızla - ve tüm karşı çıkmalarıma rağmen - motor kiraladık. “Bodrum’da yürüyecek değiliz heralde!” dedi Tamer - her zamanki gibi kendini George ve beni Lennie (bkz. Fareler ve İnsanlar) yerine koyuyordu. Bense Sanço Panço olduğumdan emindim.

 

Çoktan trafikten men edilmesi gereken motorumuza atlayıp nice düşme tehlikesinden sonra Tamer’in annesinden aldığımız, Mumcular Yolu’ndaki adrese vardık. Tamer’in annesi bize arkadaşının otelinde iş ayarlamıştı. Ancak adrese vardığımızda buranın otel değil, otelin de kullandığı koca bir çamaşırhane olduğunu görünce Tamer hemen motorun burnunu çevirdi ve gerisin geriye Bodrum’a dönüp kapı kapı iş aramaya koyulduk.

 

Bu şekilde Gümbet’te, bir otelin restoranında iş bulduk. Tamer benden büyük -ve uzun – olduğu için garson olarak işe alındı, bense barmen yardımcısı. Fena bir başlangıç değildi. Şimdiden barın arkasındaydım ve barmen olmama bir basamak vardı. Görevim bira bardaklarını bardaki mini bulaşık makinesine yerleştirmek, temizlerini de çıkartıp rafa dizmekti. Pek zor bir iş değildi ama ufak bir sorun vardı ­- bulaşık makinesi elektrik kaçırıyordu. Bu da neredeyse her 5 dakikada bir dolan makinadan eser miktarda elektrik yemem demekti. Gecenin bir vakti mesai bittiğinde kolumu hissetmiyordum. Yediğim elektrikten dişlerim zonkluyordu. Personel yemeğini çiğneyemeden yuttum bu şekilde.

 

Personelin tıkıştırıldığı eski yazlık evdeki ranzamda, geçen sezondan kalmış nevresimler üzerinde yatarken, tüm yorgunluğuma rağmen gözüme uyku girmedi. Derdim basitti: ben bu eve Alman manitayı nasıl getirecektim!

 

Ertesi gün, akşama doğru, günlük elektrik yükümü aldıktan sonra artık daha fazla dayanamayacağıma karar verdim. Ama kiraladığımız motor sağolsun, İzmir’e dönecek otobüs param bile yoktu. Gizlice restorandaki telefondan evi aradım, durumu anlattım. Babam Bodrum’daki bir arkadaşını ayarladı, adam geldi, beni aldı, otogara götürüp ilk İzmir otobüsüne koyup beni gerisin geriye yolladı. 

 

2. Kokteyl Harekatı

 

Beni İzmir'de bekleyen her zamankinden daha bunalım bir anne ile onun uzun Maltepe içen, kafadan kontak arkadaşlarıydı. Cidden delilerdi. Dünyanın Sirius gezegeninin (veya her ne boksa) etkisi altına girince kurtulacağına inanan tarikat gibi birşeyin mensuplarıydılar.  

 

Babam ise her zamankinden daha parasız ve dolayısıyla her zamankinden daha sinirliydi. Hıncını annemden çıkarmaya kalktıkça araya girip annemi korumaya çalışıyordum. Çünkü melek annemi şeytan babamdan koruma görevini Amerika’ya okumaya gitmeden önce bana ablam devretmişti. Bense bu görevi babama bıçak çekecek kadar ileri götürmüştüm. Ergen olmak için zor zamanlardı.

 

Derken okul kapandı. Sevdiceğim Melda Çeşme’deki villalarına yollandı. Bense İzmir’de beş kuruşsuz kalakaldım. Bütün yazı İzmir’de Siriusçuların yanında geçirmektense, bir daha şansımı denemeye karar verdim ve 2. Kokteyl Harekatı için Bodrum’un yolunu tuttum.

Gitmeden işimi de ayarlaşmıştım. Bodrum merkezde bir otelde çalışacaktım. Görevim ise otelin girişindeki restorana müşteri çekmekti.

 

Akşamüstü, elimde menü, kapının önünde dikilmeye başladım. Bir süre öylece dikildim.  Dikiliyor ve gelene geçene gülümsüyordum. Niye? Çünkü turizm sektörünün bir numaralı kuralı İngilizce bilmekti, iki numarası ise güleryüz. Bende ilki olmadığından ikincisi ile arayı kapatmaya çalışıyordum. Evet, Kokteyl hayalleriyle yanıp tutuşuyordum ama İngilizcem yoktu. Daha doğrusu neredeyse yoktu. Çünkü lisede Almanca okuyordum ve haftada birkaç saatlik İngilizcenin de bir faydasını gördüğümü söylemem zordu.

 

Gerçi sokaktaki diğer restoranlarda çalışan meslektaşlarımın İngilizcesi benden de kötüydü. Ama adamlarda acayip bir kendine güven vardı. Sokaktan geçen turist gruplarının ortasına atlayıp bol bol “Yes please” ve “Come inside” (o zamanlar bu cümlelerin saçtığı tehlikeyi de kavrayamıyordum tabi ki) kullanarak bir şekilde restoranı dolduruyorlardı. Bizimkinde ise otelde kalan iki-üç turist dışında kimsecikler yoktu.

 

Patron barda oturmuş beni süzmekteydi. Zamanım daralıyordu, kendimi bir an önce patrona ispatlamam lazımdı. 2. Koktely’in 1. Kokteyl’den de kısa sürmesine dayanamazdım. Gelmeden babama bıçak çekmiş, anneme “Ben Bodrum’a gidiyorum, yaz sonunda görüşürüz” diye evden çıkmıştım. Arkamdan, ağlamaklı bir sesle “Bu evde kaldıkça benim kurallarım geçerlidir” diyen zavallı anneme bir de “Döndüğümde kazandığım parayla eve çıkıcam zaten merak etme” gibi laflar etmiştim. Havalar 1500dü. Para sıfır.

 

Patron bu arada yerinden kalktı. Kapıya doğru yürümeye başladı. Gözlerimi kısıp İngilizce derslerini hatırlama çalıştım. Ama öncesinde Türkçe ne diyeceğimi bulsam daha iyi değil miydi? “Come inside please?” nasıl olurdu mesela? Olur muydu? “Yes” de koymalı mıydım? Allahım patron dibime kadar gelmişti – Bismillah çekip kendimi ilk geçen turist grubunun içine attım ve “Would you like something to eat in a special place?” diye inledim. İşte, hem patrona hem de sokaktaki rakiplerime Bornova Anadolu Liseli nasıl olunur göstermiştim!

 

Sokaktaki hiçbir restorana ilgi göstermeyen, bu soğuk, İskandinav turist grubu üzerinde bariz bir etkim olmuştu – durmuşlar bana bakıyorlardı! Derken gruptakilerden biri kahkahayı patlattı ve hep beraber gülmeye başladılar. Bir tanesi gitmeden yanağımdan makas almayı da ihmal etmedi. Gülüşerek uzaklaştılar. Patron gülmeden uzaklaştı.

 

Mutfak kapanmadan işten kovulmuştum. Ama yıldım mı? Hayır.

 

Çantam sırtımda, Bodrum çarşıya daldım. Kapı kapı dolaşıp restoranlarda, barlarda iş sordum. Ve sonunda bir restoranda komilik işi buldum. Moralim yeniden yerine gelmişti. Tek yapmam gereken geceyi geçirmekti. Sabahına işim hazırdı. Aslında kalacak yerim de hazırdı – Bodrum Kale arkasındaki dalgakıranın çulsuz turistler, öğrenciler, hippieler tarafından mesken tutulduğunu öğrenmiştim. Geceyi rahatlıkla burada geçirebilirdim.

 

Hard Rock Cafe’ye gittim. Oradaki barmenlerden biri bizim liseden üst dönemdendi. Aç karnına 3 arjantin birayı patronu görmeden Birinci eşliğinde fondipledim. Barda İzmir kolejlerinden gençler de vardı ve Ace of Base- All Thar She Wants (https://www.youtube.com/watch?v=d73tiBBzvFM) eşliğinde dans edip öpüşüyorlardı. “Ne kadar şanslısınız kolej bebeleri” diye düşündüm sanki ben Mardin kırsalından gelmişim gibi. Sonra Birincimden bir nefes daha aldım ve dalgakırana yollandım – artık uyumaya hazırdım. 

 

Ancak dalgakıranda beklediğim vibeı yakaladığımı söylemeyeceğim ne yazık ki. “İzmir’in Eşrefpaşasındanım ulan, şarabı da içerim, k***yı da s**erim” diye bağıran bir grup şarapçı dışında kimseler yoktu.

 

Önemli değildi, uyumaya gelmiştim zaten. Şarapçılardan uzağa, dalgakıranın en ucuna, fener tarafına gittim ve betonun üzerine uzandım. Bir yandan sevdiceğimi düşünüyor, bir yandan da yeni işim için heyecanlanıyordum. Tam uykuya dalacakken, Eşrefpaşalı çapkının “Şuradaki de yumurta gibi çocukmuş, bu s***lir haaa!” dediğini duydum. Ardından da ufak bir anırma-kahkaha. Altımda dar, gri Loft kotum, üstümde ablamdan yadigar v yaka Sisley sweatshirtüm ve Ondüla jöleli saçlarımla yumurta ile benden bahsettikleri aşikardı. Kendime güzel bir küfür ettim içimden. Sıcacık yatağımdan kalkmıştım, b*k varmış gibi taa Bodrum’lara gelmiştim ve eve döne döne koca bir travma ile dönmek üzereydim!

 

Bu arada şarapçıların ses kesilmişti. Ben de uyuyormuş gibi yapmayı sürdürdüm. G*tü kurtarma planım basitti: eğer üstüme doğru gelirlerse denize atlayacaktım. Planım (1) yüzme bilmedikleri ve/veya (2) o kadar da ısrarcı olmayacakları varsayımları üzerine kuruluydu. Bu şekilde, yatarak beklemeyi sürdürdüm..

 

Uyandığımda tan yeri hafif ağarmıştı bile. Günlerin açlığı ve yorgunluğu sonunda etkisini, hem de en kritik noktada göstermişti. Aklıma şarapçılar gelir gelmez içime bir kurt düştü - acaba tecavüz etmişler miydi? Üstümü başımı kontrol ettim. Yerli yerindeydi her şey. Kemerime baktım, her zamanki deliğindeydi. Kalkıp kontrol amaçlı birkaç adım attım. Herhangi bir ağrı sızı yoktu.

 

Tecavüze uğramadığıma ikna olunca barlar sokağına, Hard Rock Cafe’ye döndüm. Barın üst katında uyuyan arkadaşıma bıraktığım çantamı aldım. Otogara gittim ve ilk otobüsle İzmir’e döndüm. Eve girdiğimde babamla karşılaştım. Saatine baktı ve “Ben de seni işte bu aralar bekliyordum” dedi.

 

3. Kokteyl Harekatı

 

Peki yıldım mı? Hayır. Bir daha gittim mi? Evet. (SPOILER ALERT) Peki bu kez bir geceden fazla dayanabildim mi? Hayır.

 

Bu, yani 3. ve son Kokteyl harekatına bir sene sonra yani lise 3 bitince giriştim. Daha doğrusu lise 3 takvim yılı olarak bitmişti ama ben henüz bitirememiştim. Kredili sistemdeydik ve benim krediler okulu bitirmeme yetmemişti (Allahtan bir kaç ay sonra yaz okulu açılacak ve bu şekilde bir utançtan kurtulacaktım). Her şeye rağmen ÖYS’ye girmiştim ama kazanmak için hiçbir umudum yoktu – velhasıl o sene açıkta kalacaktım.

 

O kadar umutsuz ve çaresizdim ki, Bodrum, tüm travmalarıma rağmen, yine en iyi seçenekmiş gibi geldi. Bu arada şarkıcı Emrah’ın Kokteyl’den aparttığı ve Demet Akalın’la başrolleri paylaştığı Yalnız Güneş Şahitti isimli şaheserin de bu kararımda etkisi olduğunu yadsıyamam.

 

Böylece yine liseden bir arkadaşımla atlayıp Bodrum’a gittik. Tüm Bodrum barlar sokağını baştan sona, kapı kapı iş sorarak geçtik. O zamanların efsane mekanı Beyaz Ev’e (bu yaz önünden geçtim de geçmez olaydım) geldiğimizde artık ümitler tükenmişti neredeyse. Ama Beyaz Evde garson açığı vardı!

 

Tam şansımız döndü diye sevinecekken, mekanın sahibi İngilizcemizi test etmek istedi. Önümüze birer peçete ve birer kalem verip, söylediklerini tercüme etmemizi buyurdu. “Allahım inşallah ne dediğini anlarım” diye dualar ederken verdiği kalemler yazmadı. Garsonlardan birer kalem daha istedi ama onlar da yazmadı. “Ulan siz ne biçim garsonsunuz cebinizdeki kalem çalışmıyo!” diye bağırıp çağırmaya başladı ve bizi tamamen unuttu gitti. 5 dakika sonra önümüzde apronlarla müşteri beklemekteydik.

 

İlk müşterim İngiliz olduğunu tahmin ettiğim bir çiftti.  Tam gelip sahnenin yanına, bangır bangır müziğin içine oturdular (sonra araştırdım Teoman’mış o gece çalan eleman). Dizlerim korkudan birbirine vura vura masalarına gittim. Eleman bana neredeyse bakmadan “Çuyotkaenemin pliz” dedi ve yanındaki kızın kulağının içine geri döndü. Kafamda kulağımdan gelen sesi analiz ettim. Biraz daha ettim. Biraz daha ettim ve hiçbir sonuca varamayınca bir kez daha ne istediklerini sordum, eleman aynı sesi, bu kez sadece biraz daha sinirlemiş ve daha hızlı şekilde çıkarttı.

 

Belli ki bu benim bilmediğim bir içkiydi ama barmen kesin bilirdi. Bara gidip siparişi, aynı elemanın bana ilettiği şekliyle ilettim. Barmen de dediğimden bir b*k anlamadı ve bir kez daha sordu. Ben de aynı sesi – bu kez gözlerimi hafif devirerek – bir kez daha çıkarttım ve oradan uzaklaştım. Barmen, sinirle bardan çıkıp, elemanın masasına gitti ve hışımla geri dönerken ““two votka and lemon” istiyorlar gerizekalı” dedi.

 

Ertesi sabah İzmir’deydim.

 

Peki şimdi naapıyorlar:

 

Tamer – Ne yaptı etti, hayallerini gerçekleştirdi ve Norveçli bir manita yapıp Oslo’ya gitti. Orada kendi işini kurdu. Ne yazık ki çok genç yaşta aramızdan ayrıldı. Nur içinde yatsın.

 

Melda – 2. Kokteyl Harekatı’ndan İzmir’e döndükten sonra sevdalinkamı Çeşme’de ziyaret etmeye gittim. Para olmadığından otostop çekmiştim ve dura dura kireç kamyoneti durmuştu. Her tarafım kireç beyazı olduğundan olacak, Meldam beni arkadaşlarıyla tanıştırmak yerine Boyalık plajının ucundaki kayalıklara götürüp o yaz beni kiminle ve nasıl aldattığını anlattı. İçim parçalandı. Geceyi Altınyunus Otel'in kayalıklarında şarap içip ağlayarak geçirdim. Geçtiğimiz sene dünya güzeli bir oğlu oldu. Mutluluklar diliyom ex-sevdalinkam sana.

 

Hard Rock Cafe’deki eleman – Bir şekilde kapağı ABD’ye attı. Batı yakasında bir yerlerde.

 

Annem - Siriusçulardan ümidi kesti. Babamla mutlu-mesut duruyolar.

 

Babam - Uzun süre benden umudur kesti. Annem ve bahçesiyle mutlu mesut yaşıyor.

 

Ablam - Dünya şekeri iki oğlan annesi. Olmasa olmazdım.

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Recent Posts
Please reload