Allahin Adami Recep Abi Continues

January 11, 2018

Mart, 2003. Yer Gazi Mahallesi’nde bir tekel bayiinin deposu. Hazirun şu şekilde – Allahın Adamı Recep Abi (“Recep Abi”), Muammer ve Ziya abiler ile ben ve babam.

 

Bira kasalarının üstünde oturmuş, bir yandan çerez ve Doritos yerken bir yandan da Efes Pilsen tüketiyoruz babamla. Kalanların tercihi ise Fanta. Babam bu önemli davete haki renk fitilli kadife pantolonu, solmuş gri kareli gömleği, koyu lacivert süveteri ve boynundaki okuma gözlükleri ile katılmış. Benim seçimim kot ve kazaktan yana. Kalanların seçimi ise siyah takım elbise, siyah boğazlı kazak ve bıyık.

 

Recep Abi’yi bu şekilde görmeye artık alışmıştım aslında. Cezaevinde de bu şekilde geziyordu (ha evet bu arada, Recep Abi’yi kısa cezaevi maceramdan tanıyorum: bkz. Days of Hizbullah). Çıktığında da böyle. Tahliye olduğumda Crystal’da verdiğim partiye de tam bu şekilde gelmiş, adı davetli listesinde olmasına rağmen kendisini kapıdan almak için baya bir uğraşmıştım.

 

Ama girdikten sonra (Kırmızı Rolls Royce’un da etkisiyle) Recep Abi tam bir sevgi pıtırcığı olmuş, herkesi sevgisiyle kucaklamaya başlamıştı. İlk kucaklanan da Sinan olmuştu. Recep Abi Sinan’ı dans pistinde yakalamış ve kulağına şu şefkat sözcüklerini fısıldamıştı:  “Sinan kardeş, bak, Kırmızı Şortlu sana kardeş diyorsa sen de artık benim kardeşimsin. Olur da İstanbul’da biri sana bir bulaşmaya kalkacak olsun, hemen bana haber veriyorsun haa”.

 

Bu şekilde tüm grubu dolaşan Recep Abi’nin son durağı ablamdıRolls Royce sayesinde gözbebekleri mandalina büyüklüğünde, barda ablamı yakalayıp kendisini şu şekilde sarmalamıştı:

 

 “Bak Kırmızı Şortlu’nun ablası, sen artık benim bacım sayılırsın, olur da başına bir şey gelecek olur, aman hemen bana haber veriyorsun”. 

 

Ama Recep Abi, ben New York’ta yaşıyorum”. Kısa bir sessizlik. ”Olsun, sen yine de haber et.

 

 

Bu partiden birkaç ay sonra, babam bir iş için İstanbul’a geldi. Her gelişinde zorunlulukmuş gibi aynı boku yerdik: Nevizade’de Lipsos’a gidip ızgara kalamar, mevsim balığı ve salata ile birkaç duble rakı. Muhabbetimiz ise (1) ‘bir gün adam olabilecek miyim acep’ ve (2) ‘annemden ne çektik ama’ ile sınırlı idi hep. Bu meyhane sohbetlerinde hep babamın masadaki mezeleri tabağının çeşitli köşelerine nasıl eşit şekilde dağıtıp, tüm mezeleri eşit şekilde rakı bitene kadar nasıl yediğine şaşkınıkla izlerdim.

 

Ama bu kez babam Lipsos’a gitmek istemedi. Onun yerine “Hadi gel Recep Abi’ni ziyaret edelim” dedi ve kapıdan çıkıverdi. Apartman boşluğundan bağırdım ama boşuna. Merdivenleri inmişti bile. Babam böyledir işte, cinstir.

 

Arabada kendisini ikna etmeye çalıştım ama nafile. Öncelikle Recep Abi’yi nerede, nasıl bulacağımızı bilmiyorduk. Tek bildiğim Gazi Mahallesi’nde bir Tekel bayi işlettiğiydi. “Artık legale geçtim” demişti bunu söylerken de. İyi de gecenin bir vakti Gazi Mahallesi’ni ve Recep Abi’nin tekeli nasıl bulacaktık?? Ben hayatımda gitmemiştim Gazi’ye. Babamsa bırak Gazi Mahallesi’ni neresidir bilmeyi, bir kere Tarlabaşı’nda travestilerle karşılaşınca gözlüğünü takıp merakla incelemiş insandır.

 

Hayır Recep Abi’ye telefon etmeme de izin vermiyor, “Sürpriz olsun” diyordu. Arkadaş karda-kışta gecenin bir vakti karşısına çıkıp “Sürprizzzzz” diyeceğimiz insan müebbet hapis cezası almış, çek-senet mafyalığı yapmış bir Allahın adamı!

 

Ama Allahtan “Sürprizzzzz” demedi babam bir şekilde sora sora tekel bayisini bulup da içeri girdiğimizde. Ama bu yine de Recep Abi’nin ufak bir şok geçirmesini engellemedi tabi. Çabuk toparladı “Vay Kırmızı Şortlu kardeşim, vay Kırmızı Şortlu’nun Babası abi, gelin gelin ne iyi ettiniz geldiniz” diyerek bizi ufak tekel bayisininin arkasındaki depoya buyur etti.

 

Depo belli ki mahalleli gençlerin bira içebileceği bir mekan işlevi görmekteydi. 2li 3lü birkaç grup bira kasalarına oturmuş çerez yiyip bira içiyordu. Bizim masa ise ağır abi masasıydı. Bu arada gerçekten ağırdı abiler. O kadar ağırlardı ki gözleri bile yarı kapalıydı. Sessizce Fanta ve sigara içiyorlar, tesbih çeviriyorlardı.

 

Recep Abi bize bira verdi, halimizi hatrımızı sordu. Üç-beş hoş sohbetten sonra ben tuvalet bahanesiyle sokağa çıktım sigara içmek için. O zaman bilmiyordum daha ama babamın önünde ilk sigaramı içmeme daha 14 sene vardı. Çıkmadan babam beni çekip “Bunlar niye Fanta içiyo Kırmızı Şortlu?” dedi. "Baba hepsi haplanmış bunların" diyemedim. "Kaza orucu tutuyolardır baba belki" dedim.

 

Sigara içerken ağır abilerden biri yanıma geldi. “Kardeş sana kanım kaynadı, inşallah olmaz ama biri sana kafayı falan takarsa haber et halledelim” dedi. "Abi" dedim "Çok incesin, çok düşüncelisin". O gittiken bir süre sonra diğeri geldi. Onunla da ufak yakınlaşmalar yaşandı. Yahu dedim keşke başımda bela olaydı şimdi ne güzel olurdu. Beni kapıdan almayan mekanları düşünmeye başladım. O sırada Recep Abi’yi kasanın arkasında tek başına yakaladım:

 

Abi” dedim “Bu abiler kim?”

 

Onlar benim cezaevinden canım ciğerim ya” dedi, “Muammer Alaattin Çakıcı’nın koğuşunun başkanıydı, Ziya da Sedat Peker’in, Muammer çıktıktan sonra adam vurdu aranıyo, ben de onu saklıyorum, işte Ziya geldi bu akşam ziyarete, oturuyoduk öyle siz geldiniz”.

 

İyi bok yedik” diye düşündüm. “Abi” dedim “Sen Gazi Mahalleli bir Kürt değil misin?”.

Olsun” dedi, “Cezaevinde siyaset olmaz”...

 

Kasalarımıza geri döndüğümde babam Muammer’le Galatasaray muhabbeti yapıyor. Ziya ise gözlerini tüm gücüyle açmaya çalışıp dinlermiş gibi yapıyordu. Hızlı hızlı biraları içtik, babamın gözler de zaten kapanmaya başlamıştı. Herkesle uzun uzun kucaklaşıp evimize döndük. Babam yol boyunca "Ne düzgün, ne terbiyeli çocuklardı di mi?" diyip durdu. Ne o akşam ne de daha sonra kimlerle oturup kalktığını kendisine söylemedim.

 

Recep Abi maceraları tabi ki burada bitmeyecek. Ancak şimdilik karın deliği pamuklarınızdan öpüyorum cümlenizi...

 

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Recent Posts
Please reload