Sinekler Niye Vizildar?


1997, Nisan. İstanbul. Sıraselviler Caddesi. Kemancı’nın önü. Kaldırım kalabalık. Kemancı’ya girenler, Kemancı’dan çıkıp Bambi’ye kaşarlı dürüm döner yemeye yönelenler. Parası olup da az aşağıdaki Andon’a gidenler ile bizim gibi çulsuz olup da Andon’un çaprazındaki Haydar’da demlenenler.

Geceye ben de bizim ekiple Haydar’da dünyanın en sulu birasını en kötü tekilayla yuvarlayarak başlamıştım. Ama sonra şansım açılmış, Sinem’den gelen mesajla kendimi Kemancı’da bulmuştum. O zaman bizim gibi kavruk, abaza ve çulsuzlar için (“KAÇ”) Kemancı’ya girmek - alt veya üst kat fark etmez - bir ayrıcalıktı. Her seferinde o uzun koridorda yürürken, kapıda duran Mr. Burns burunlu elemanı aşmak için dua eder, kendinden emin haller takınmaya çalışır, içeri girmek için inanmadığın Allaha dualar ederdin. Ama işte bu akşam gerek yoktu çünkü Sinem kapıya çıkıp beni içeri almıştı.

Amma velakin Kemancı’da fazla kalmadık. Sinem’in arkadaşlarından biri (ki kendisi o zamanların ünlü oryantallerinden birinin kız kardeşi idi) “Hadi boş verin burayı bize gidelim” diyince Kemancı’dan çıkıp Beyoğlu’nun karanlık sokaklarına daldık (karanlık, korkutucu sokak dediğim de meğersem Çiçek Bar’ın sokağıymış, seneler sonra fark ettim).

Salonda oturmuş bira içerken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordum. Oryantal abla bize kapıyı açtıktan sonra ortadan kaybolmuştu. Sevgilisi (uzun saçlı Kemancı barmeni) yatak odasındaki bilgisayarın başında oyun oynamaktaydı ve dönüp merhaba demek bile aklının ucundan geçmemişe benziyordu. O sırada telefonum çaldı.

Konuşmanın içinde bir noktada “Ot” lafı geçti ve daha telefonu kapatmadan oryantal abla salonda bitiverdi. “Ot mu demiştim?”, “Yanımda var mıydı?”. Evet, mucizevi bir şekilde, üzerimde ot vardı. O zamanlar gerçek ot, kına olmayan gubar bulmak biz KAÇlar için büyük olaydı ama oryantal ablanın salonunda 4 kızla ot içmek de öyle. Tabi dedim ve tırnağım büyüklüğündeki basılmış gubarı cebimden çıkartıp sehpaya koydum. “O zaman” dedi ablamız, “Ben size bir Nürnberg üçlüsü sarayım”.

Kızlar arasındaki mertebemin yükselmiş olduğundan emin Nürnberg üçlüsünü tüttürürken gözüm bilgisayar başında oyun oynamakla meşgul barmene takıldı yine. Kemancı barmenine ot içirmek ileriye dönük iyi bir yatırımdı. Yatak odasına girip elemana Nürnberg’i uzattım. Eleman kafasını çevirmeye bile tenezzül etmeden otu alıp içmeye başladı. Suratımı görsün de bir daha Kemancı’ya girdiğimde beleş bira versin diye oyunla ilgili sorular sorarken ufak bir çığlıkla ev sarsıldı.

Oryantal ablamız “Gerizekalı mısınız oğlum siz başımı belaya mı sokacaksınız” diye bağırarak yatak odasına girdi ve elemanı yana itip bilgisayarda bir şeyler yapmaya başladı. Biz barmenle “Noluyo lan?” diye birbirimize bakarken o öfleye küfrede bilgisayardaki işini bitirdi. Meğersem bilgisayar ekranının üzerindeki o web-cam 24 saat yayındaymış. 90ların abaza gençliği bir dönem para bayılıp ünlülerin yatak odalarını dikizlemekle meşguldük hatırlayanlar hatırlar, işte oryantal ablamızın yatak odası da bu odalardanmış. Neyse ki online feed 2 dakika gecikmeli gelmekteydi ve hatun sevgilisi ile benim ot içme görüntülerimi kamuya mal olmadan silmeyi becermişti.

Kriz atlatıldıktan, biralar ve ot bittikten sonra evden çıktım ve Haydar’a döndüm. Bizimkiler sigara dumanının ortasında sulu bira içmeye devam ediyordu. 5 kişi bir taksiye paylaşacak kadar paramız kaldığından emin olunca kalktık. Hiçbirimiz gecenin bu kadar erken ve ayık bitmesinden memnun değildi ama yapacak bir şey yoktu. Kemancı’nın önünden geçerken aklıma müthiş bir fikir geldi. Kaldırımda yatan tinerci çocuklardan tiner satın alıp eve gidebilirdik! Evet sevgili dostlar, bali ve tiner biz KAÇların geçmişte bir süre kötü gün dostu olmuştu. Allahtan uzun süren veya çok derine inen bir dostluk olmayacaktı.

Kendinden geçmiş halde kaldırımda yatan çocuk, ondan tam olarak ne istediğimi anlayınca bir anda ayıldı. Şişenin dibindeki tinere bakıp “Bu size yetmez abi” dedi ve bizi tinerin kaynağına götürmeyi teklif etti. Tabi ki kabul ettik ve diğerlerini orada bırakıp Laz’la çocuğun peşinden İstiklal’e oradan da Tarlabaşı Caddesi’ne geçtik. Tarlabaşı’nın başında, tam önümüzdeki karanlık sokağa girecektik ki tinerci çocuk bana dönüp “Abi buradan sonra sen gelme istersen” dedi. Laz ve bıyıkları yanında ben ona fazla süt çocuğu görünmüştüm belli ki. Neyse ki 10 dakika geçmeden ikisi de ellerinde birer şişeyle geri döndüler.

Çocuklar gibi şen, Sıraselviler’e dönüp kalan ekiple Laz’ın Feriköy’deki evine yollandık. Evde Laz’ın abisi Optik de vardı. Ey dostlar, sinek olayına girmeden önce şu noktada Optik için iki kelam etmeme izin verin. Hani şu delilikle dahilik arasında gidenler vardır ya dostlar, Optik onlardan biri değildi. O Laz’dı. Optik her zaman hem deliydi hem de dahi, arada gidip geldiği yoktu. Yaklaşık son 10 senedir Mimar Sinan Güzel Sanatlar’da heykel okumaktaydı ve biz de onu ziyaret bahanesiyle sık sık kendimizi Fındıklı kampüste mangal yaparken bulurduk. Sık sık yeni bir “karakter”e bürünürdü ve o dönemki alamet-i farikası “Sineklik”ti. Mimar Sinan’ın kantininde vızıldayarak dolaşır, birinin omzuna “konunca” (elini omzuna koyup da durunca yani) vızıldamayı keser ve sessizce dururda ta ki o omuz hareket ettirilip de başka bir omuza uçana kadar.

İşte evde tiner torbalarından uzay gemileri yaparken Optik’e “Abi niye sineklik?” diye sordum. “Kırmızı Şortlu, sinekler niye vızıldar bilir misin?” dedi ve anlatmaya başladı:

Yıllar, yüzyıllar, bin yıllar önce, çok çok önce, dinazorlar yeryüzünde esip gürlediği dönemde, insanoğlu ölüm-kalım savaşı vermekteymiş. Dinazorlarla rekabet edemeyen, her karşılaşmada patır patır dökülen insanoğlundan geriye bir avuç insan kalmış. İşte bu bir avuç insana da bir gün bir dinazor dadanmış, o kovalamış, insanlar kaçmış derken sonunda insanlar bir mağaraya sığınmışlar. Dinazor pençesini sokmaya çalışmış girmemiş, kuyruğu denemiş o da olmamış, en sonunda da mağaranın girişine sıçarak insanları buraya hapsedip dönmüş gitmiş. İçerde bir anda karanlıkta kalan son 50 insan boku delmeye kalksa da becerememişler. Öleceklerinden emin, ağlaşıp vedalaşmaya başlamışlar. Derken bir anda mağaraya bir ışık hüzmesi girmiş! İnsanlar ne görsünler, mağaranın girişindeki bokta gittikçe büyüyen bir delik açılmakta... İnsanoğlu delik yeteri kadar büyüyüp de dışarı çıktıktan, birbirlerine sarılıp sevinçten ağlamayı bitirdikten sonra “Yahu bu mucize nasıl gerçekleştirdi, kim insanoğlunu kurtardı?” diye sormaya başlamışlar. Olayı baştan sona izleyen ve boka dadanıp insanoğlunu kurtarmaya karar veren sinekler, “Bizzzzzzzzzzzz” diyerek insanların etrafında gururla uçmaya başlamışlar. İnsanlar ise bir yandan etraflarında “vız”layan sinekleri kovalayıp bir yandan da “Kim kurtardı insanoğlunu, kime borçluyuz geleceğimizi???” diye sormaya devam etmişler. İşte böyle Kırmızı Şortlu, o gün bugündür sinekler bize bir şey anlatmaya çalışmakta, biz ise anlamamakta ısrar etmekteyiz.”


Recent Posts