Is Gorusmesi 101


Sene 2006. Ocak ayı. Bir senelik New York maceramı tamamlayalı birkaç hafta olmuş. Pipim ve beynimin haz alıcı bölgesi New York’ta kalmam için çok baskı yapmıştı ama binbir zorluk ve 8 senede ıkına sıkına bitirdiğim hukuk fakültesinin bir b*kuma yarayıp yaramayacağını da öğrenmek istiyordum. Sonuç olarak İstanbul’a dönüp avukatlığa bir şans vermeye karar verdim. Hani olmaz olmaz ama olur da bir şekilde 29 yaşına gelmiş olmasına rağmen hiç bir mesleki tecrübesi, akademik kariyeri ve teskeresi olmayan bir avukatı işe almak isteyen bir yer bulamazsam, işte o zaman New York’a geri dönebilirdim.

Bu şekilde İstanbul’a, başkankam Selim’in kanapesine geri döndüm ve iş aramaya koyuldum. İlk hedefim CV hazırlamaktı. Hem de İngilizce. Hem de iyi İngilizce biliyormuşum gibi de yapmam gerekiyordu. Ha bir de bu yaşa kadar ne bok yemiş olduğumu az çok anlatan - çarpıtan- bir CV gerekiyordu. Hele bir şekilde, ucundan kıyısında da olsa yurtdışı tecrübesi gösterebilirsem çok işime yarar, İngilizcemin yeterliliği konusundaki kuşkular ortadan kaldırabilirdim.

Ama yurtdışında ne yapmıştım? Komilik, vestiyerlik, garsonluk, kulüp kapıcılığı ve belgesel film figüranlığı (evet, belgesel film figüranlığı). Sanırım bunları CV’me yazmasam daha iyiydi. Ama bunları nerede yapmıştım? Garsonluk ve figüranlık hariç Nublu’da (Lower East Side’da, İlhan Erşahin’in işlettiği gece kulübü). Ve Nublu sadece bir mekan diil, aynı zamanda bir plak şirketiydi. Ve de ben İlhan’a defalarca Türkiye’de fikri-sınai haklar ve telifle ilgili bilgi vermiştim değil mi? Hayır, vermemiştim. Ama istese verir miydim? Kesinlikle.

Ha bir de bir keresinde bir eleman içeride ceketini kaybetmiş kapıda “dava edecem sizi, 600 dolardı o ceket” diye bağırıp durmuştu. O zaman İlhan’ı “takma kafana abi, bi şey olmaz, 600 dolarlık ceketi olduğunu önce o ispatlamalı, hayatın olağan akışına aykırı, hakim kabul etmez” diye kim teselli etmişti? Ben. Bu yurtdışı tecrübemi ben de CV’me kelimesi kelimesine şu şekilde aktardım:

“Legal counsel – Nublu Records – New York City, New York, USA – 2005/2006”

Bu şekilde CV’mi cilalayıp parlattık sonra bile en göze batan yeri mezun olduğum lise idi. Çünkü bu blogdan önce hayatımdaki en büyük başarım Bornova Anadolu Lisesi'ne hazırlıktan girmek ve, babamın aksine, uzatmadan bitirebilmekti. Gerçi bitirdikten sonra bir sene açıkta kalmış, üniversiteyi kazanamamıştım ama bunun konuyla bir ilgisi yoktu. Haklı olarak lise eğitimimi CV’nin en güzel yerine 14 punto ile işledim.

Yaklaşık 3 küsur aylık iş arayaşım sırasında birçok yere bu CV’yi gönderdim ve nedendir bilinmez sadece bir görüşmeye çağırıldım. Görüşmeye çağıran da stajımı yaptığım büronun çalıştığı bir şirketti ve büyük ihtimalle CV’mden önce bir “bir CV göndericem ama sen ona bakma, aslında iyi çocuktur” konuşması yapılmıştı.

İlk profesyonel iş görüşmem öncesi uzun süre düşündüm ve taktik hazırladım. görüşmede konuyu ne pahasına olursa olsun iş tecrübem, askerlik durumum ve bu zamana kadar ne bok yemiş olduğumdan uzaklaştırmalı, nereliyim, nasıl biriyim ve ne muhteşem bir liseden mezunum hakkında bol bol laklak etmeliydim. Muhteşem taktiğim işe yaradı ve görüşme hiç fena geçmedi. Ta ki son, en kolay soruya, “Bizim hakkımızda sormak istediğiniz birşey var mı?” sorusuna kadar. Bense sora sora masamın nerede olacağını sordum! Evet, işe alındığımdan o kadar emindim ki “Masam nerede olacak, bu katta mı?” diye sorup bir de utanmadan toplantı odasının dışına doğru kafamı eğip bakınmaya bile başladım. Görüşmeyi yapan kişi (Mali ve İdari İşler Müdürü, şirketin iki numarası), suratında şaşkınlıkla alay arasında bir ifadeyle, “Kırmızı Şortlu Bey, siz görüştüğümüz ilk adaysınız, bu da ilk görüşme, yani bize biraz zaman verin isterseniz!..” dedi. “İhihiihihihi, tabi tabi canım” diyerek ayağa kalktım hızlıca adamın elini sıkıp kendimi zar zor binadan dışarıya attım.

Bir kaç saat sonra kanepede yastığa sarılmış Nutella, How I Met Your Mother ve Seinfeld ile günü unutmaya çalışırken telefon çaldı ve bir mucize oldu: Arayan görüşmeye gittiğim şirketin insan kaynaklarından bir elemandı ve beni ertesi gün ikinci bir görüşmeye çağırdıklarını müjdeliyordu. Ayrıca maille gönderdiği “Kişilik Testi”ni de bir an önce doldurup geri göndermemi rica ediyordu.

Hemen bilgisayarı açıp testi incelemeye koyuldum. Testin amacı, karakterimi analiz etmekti ve bunun için de çok gelişmiş bir teknik kullanılıyordu: 16 kutucuk içine yerleştirilmiş 4er sıfatı kendime en yakından en uzağa olacak şekilde sıralamak. Kutucuklara örnek vermek gerekirse:

İçe Kapanık

Dikkatli

Samimi

Eli açık

Detaycı

Sosyal

Mükemmeliyetçi

Dışa Dönük

Görüleceği üzere testte yanlış yapmak mümkün değildi. Ama yanlış bir intiba vermek mümkün olabilirdi. Öncelikle herkesin aklına “detaycı, dikkatli” vs’yi 1’e, 2’ye koymak, diğer sosyal özellikleri ise 3 ve 4’e atmak gelecekti. Ama dedim "Kırmızı Şortlu, sen akıllı adamsın, bu oyunu bozarsın. Bu testle esas olarak senin samimiyetini ölçüyorlar, senin iş dışında nasıl biri olduğunu öğrenmeye çalışıyorlar". Ve kutucukları, sanki bir gece arkadaşlarla çıktığımda nasılsam ona göre cevapladım:

"Kırmızı Şortlu, akşam Magma’ya gidelim mi? Olur abi. Kırmızı Şortlu, kırçıllı mitsubishi alıyoruz, ok misin? Tabi abi. Kırmızı Şortlu, şu boru otu hikayeni bir daha anlatsana? Abi bir gün lisede.." İşte ben buydum, illa benim istediğim olsun demez, ortama uyum sağlardım, yani mükemmeliyetçi değil, dışa dönüktüm, sosyaldim, detaycı değil, samimi, eli açık ve alabildiğine yağızdım.

Ertesi gün, bir gün önceki sınanmış ve kazanmış taktiğim kafamda ikinci görüşmeye gittim. Bu kez dünkü adam yerine yerine başka iki genel müdür yardımcısı vardı. Konuşmaya kadın olan başladı ve arada sırada önünde duran ve üzerinde iki üç tane anlamsız grafik olan tek sayfalık “Kişilik Testi Sonuçları”nı gösterip;

Kırmızı Şortlu Bey, dün göndermiş olduğunuz testin sonuçlarına göre, son derece dışa dönük, sosyal ilişkileri gelişmiş, takım çalışmasına açık ancak öte taraftan, beklediğimizin aksine, detayları göz ardı edebilen, dikkati dağınık, uzun çalışmaya yatkın olmayan bir profil çizdiniz. Sizce test doğru sonuçlar vermiş mi?” dedi.

Kendimden son derece emin şekilde “Bir test bir insanı daha iyi anlatamaz bence” diye karşılık verdim daha kadın sözünü bitiremeden.

Ama Kırmızı Şortlu Bey, yani biliyorsunuz şirketimizin tek avukatı var ve işe alınırsanız çok detaylı sözleşmeleri incelemeniz istenecek, sizden tam tersine detaylara oldukça önem vermeniz bekleniyor, anlatmak istediğim..

Bana belli ki “hiç beklenmedik” test sonuçlarımı düzeltmek için bir şans vermeye çalışıyordu. Lafını yine yarıda kesip:

Ben fotoğrafın bütününe bakmayı tercih ederim!” diye kestirip attım.

Bu mert duruşumun ardından sadece Amerikan dizilerinde olduğunu sandığım bir şey oldu ve kadın yanındakine dönüp gözleriyle “Bu ne biçim bir tip, çıldırıcam?” dedi ve diğer eleman da “Delinin hasını bulduk cidden” bakışlarıyla karşılık verdi.

İlginç bir şekilde görüşme o anda bitmedi ve hatta bir süre daha devam etti. Konu kişiliğimden iş tecrübelerime dönmekteydi ki, dünden antremanlı şekilde, konuyu akademik başarılarıma getirip Orta 2’de iki dönem üst üste aldığım Teşekkür'den bahsettim ama ne zaman soluklanmak için sussam karşımdakiler hemen “Peki Kırmızı Şortlu Bey, iş tecrübele...” diye başlıyorlardı.

O yüzden susmamalıydım. Liseden üniversiteye geçtim ve üniversitenin birinci sınıfındayken nasıl hayat sigortası (American Life) sattığımı (hiç satamamıştım), sonra da Atasay Altın’da altın taşıyıcısı olarak yaptığım yaz stajımı anlattım. Hiç durmadan Zor TV’ye geçtim ve o geçiş sırasında da, nedense, o dönemde Hukuk Fakültesi'nden şutlanmış olduğumu belirtme gereği hissettim. Zor TV Haber Merkezi'nde neler yaptığımı ballandıra ballandıra anlatırken yine, nedense, okuldan o dönem atılmış olduğumu bir kez daha söyleyiverdim. Konuşmaktan dudaklarım kurumuş, boğazımdan hırıltılar çıkmaya başlamıştı.

Önümdeki suya uzanırken bu dikkatsizliğimi fırsat bilip “Okuldan mı atıldım dediniz? Niye okuldan atılmıştınız?” sorusuyla gafil avlandım. Hiç istifimi bozmayıp, suyu kafama diktikten sonra sol dirseğimle birlikte bardağı sertçe masanın üstüne koyarak “Devrimci hareketler!” dedim. Sadece amerikan filmlerinde olduğunu sandığım şey ikinci kez oldu ve hemen ardından da ikili ayağa kalkıp “Çok memnun olduk, biz size döneriz” diye beni alelacele odadan çıkarttılar.

Yaklaşık 2 ay sonra, evde How I Met Your Mother, Seinfeld ve Nutella ile birlikte kanepede otururken telefonum çaldı. Arayan yine aynı insan kaynakları elemanıydı ve beni bir "teklif sunmak" üzere şirkete çağırıyordu. “Teklif” kelimesini doğru duyup duymadığımdan emin olamadım. Zira, son 2 aydır kendilerinden herhangi bir ses çıkmamış, zaten çıkmasını da beklememiştim. Son 2 aydır, bu iş görüşmelerim arkadaş grubumuzun en popüler konusunu oluşturmuş, hatta bir süre ne zaman “Şu kanalı açsana Selim” desem SelimBen büyük resmi görmek istiyorum ama Kırmızı Şortlu” diye anırarak gülmüştü. Son 2 ayda, başka bir görüşme de olmamıştı. Son 2 ayda olan tek şey evde oturup Nutella ve pizza yemekten 6 kilo almış olmamdı.

O gün uçarak gittiğim görüşmede teklifi havada kabul ettim ve 3 sene kadar bu güzide şirkette çalıştım (ki bu süre hala rekorum). İşe başladıktan bir süre sonra, artık yeteri kadar samimi olduğumuza kanaat getirip, içimi kemirip duran gizemi çözmek için insan kaynakları elemanına nasıl olup da işe alındığımı sordum. “Sen” dedi, “o kadar saçmaladın ki, senden sonra o kadar insanla görüşmemize rağmen bir türlü seni unutamadık.


Recent Posts