Santa Barbara ve Tanrı'nın Eli


Adana, sene 1986. Her tarafta mantar gibi video dükkanlarının bittiği, her orta dereceli eve beta veya VHS (biz betacıydık, eziktik yani) video oynatıcıların girdiği yıllar. Bizim eve genelde abla tarafından Teen Wolf, The Breakfast Club, Pretty in Pink gibi Amerikan gençlik filmleri ve benim tarafımdan da her türlü casus, karate, yakuza, dövüşlü filmler bol miktarda sokuluyor.

Bu yıllar aynı zamanda ufak ufak ergenliğe yaklaştığım yıllar. Aşağılarda bir yerlerde garip bir şeylerin olduğunu fark ettiğim ama ne olduğuna uyanamadığım yıllar. Ne zaman bir direk bulsam (bayrak direği, voleybol filesi direği, pazar yeri direği) tırmandığım, hatta saatlerce bir aşağı bir yukarı inip durduğum ve ve niye bundan bu kadar zevk aldığımı anlamadığım yıllar. Annemin gelip de "Oğlum insene direkten, hadi gidiyoruz artık" dediği yıllar.

İşte video furyası da bu döneme denk geldi. Filmler de kadınlara (yani memelere) karşı ilgimi körükledi. Çünkü karate/casus filmlerinin ortak noktası illa ki bir yerinde bir memenin aniden belirmeseydi (bkz. Amerikalı casusumuz Japon ninjayı pataklarken ninjanın maskesinin düşmesi ve aynı darbeyle üstünün de açılması ve kendisinin sarı saçlı koca memeli bir Sovyet ajanı olduğunun ortaya çıkması). Ben de bir süre sonra dövüş sahnelerinden çok bu bıngıl anları bekler oldum. Hatta memeler görünür görünmez videoyu durdurup ekranı öpmeye de başlamıştım ki ekran elektriğini de hesaba katarsak bu dünyanın ilk sanal seks deneyimi olarak tarihe geçmelidir.

Direk tırmanışından karate filmlerine evrilen ilgim bir süre sonra da eve temizliğe gelen gündelikçi Ayşe ablaya yöneldi. Sonuç olarak etrafımda memesi olan ve ilgime mazhar olabilecek nadir kadınlardan biriydi. Bir gün altında şalvarıyla yerleri silerken gidip kendisine açıldım (yani kalçasını elledim) ve nasıl olduysa tokat yemedim.

Böylelikle Ayşe ablayla yasak aşkımız da başlamış oldu. Aylar içinde münasebetimiz gelişerek devam etti ve bir süre sonra memeleriyle de tanışma fırsatı elde ettim. Ayrıca uslu durduğum takdirde kendilerine sınırsız erişim hakkı da kazanmıştım! Böyle böyle ilişkimiz annem ve babam işte, ablam ise okuldayken (ben sabahçı ablam öğlenciydi) birkaç ay daha devam etti.

Gariplik bende miydi, Ayşe ablada mıydı, Amerikan filmlerinde miydi uzun süre düşündüm. Hayır, aslında kimsede bir gariplik, "sapkınlık" yoktu. Esas gariplik, her ailede olduğu gibi bizim ailede de olan cinselliğe bakıştı. Bu konu (komünizm gibi) kesinlikle konuşulmaz, yok sayılırdı. Ta ki 8 yaşındaki oğlunuzun "ibne" olduğu ortaya çıkana kadar:

Ayşe abladan bir sene kadar önce, Adana’da sıradan bir yaz gününde annem beni yanına çağırıp babamla misafirliğe gideceklerini, istersem çıkıp dışarıda oynayabileceğimi müjdelemişti. Normalde o sıcakta dışarı çıkabilmek için bin bir dil dökmek zorunda olan ben saniyeler sonra aşağıdaydım. O zamanlar sıcaklık 50 derece olmasına rağmen günün 16 saatini dışarıda mahalleli çocuklarla bıcı bıcı yiyerek, bilye oynayarak (hep yütülürdüm), kıçına ip bağladığımız tayyare böcekleriyle mahalleyi turlayarak, evde ayakkabı kutularında büyüttüğümüz ipek böcekleri için dut ağaçlarından yaprak toplayarak geçirirdik.

O günkü programımızda işte bu dut ağaçlarının altında icra edilen müzikli bölüm de eklenmişti: bir tür Adana akapellasına (mahalleli çocukların ıslık çalarak ve göbeklerine vurarak yaptıkları müziğe yani) ben de göbek dansımla eşlik ederdim bu bölümde. Şarkılar çeşitli çingene şarkılarından ibaretti (Ör. Sigarası Malbora).

Hava kararıp da sonunda eve girdiğimde annem mutfağa çağırdı, gittim, "Baban seninle konuşacak" diyerek beni oturma odasına postaladı. Babam genelde bizimle çok muhatap olmadığından, pek hoşuma gitmişti bu garip durum. Hemen oturma odasına koştum, babam maç seyrediyordu. Heyecan ve merakla karşısında dikilince gidip tüfeğimi getirmemi söyledi. Saniyesinde plastik tüfeğimle yeniden karşısındaydım. Tüfeği omzuma koydurdu. "Asker selamı ver" dedi, verdim, sonra da üç kere "Erkek misin?" diye sordu, üçüne de "Erkeğim!" diye cevap verdim. Bu oyunu daha önce hiç oynamamıştık ve açıkçası çok da hoşuma gitmişti ama ne yazık ki erken bitti. Üçüncü "Erkeğim"den sonra babam bu kez beni gerisin geriye mutfağa gönderdi.

Omzumda tüfeğim, asker adımlarıyla mutfağa girdim. Annem eğilip ellerini omzuma koydu ve tane tane “Oğlum, ibnelik çok kötü bir şey biliyorsun değil mi?”.. Kelimeleri kulağımdan girip de beynimde dört dönerken gözüm tezgahtaki karpuza ilişti. Devasa bir karpuzdu. Peynir de çıkmıştı dolaptan. Demek yaz akşamlarımızın vazgeçilmezi karpuz-peynir-ekmek vardı akşama. Bu “ibne” olarak yiyeceğim ilk karpuz-peynir-ekmek olacaktı. Karpuzdan anneme çevirdim kafamı ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Öncelikle "ibnelik" ne onu bilmiyordum, nasıl olunur bilmiyordum ve benimle hele ne alakası var hiç bilmiyordum. Ama bu iyi haber değildi, onu biliyordum.

Çünkü ibnelik kötü bir şeydi, bu şekilde küfürler vardı. Annem niye ibnelikten kaçınmam gerektiğini biraz daha açıkladı, sonra konuyu göbek dansıma getirdi. Niye ibne olduğumu sonunda anlamıştım! Mahallede benim göbek dansım hakkında dedikodular duymuşlar ve bunun üzerine de haklı olarak cinsel yönelimim ile ilgili kaygılanmışlar. Kendi gözleriyle görmek istedikleri için de o gün misafirliğe gidiyoruz bahanesiyle önce beni yollayıp sonra uzaktan arabayla seyretmişler. Göbek attığıma kendi gözleriyle şahit olunca da ibne olduğumdan emin eve dönüp son bir umut bu interventiona başvurmuşlar.

Peki acaba ibne olduğum için mi göbek atıyordum yoksa göbek attığım için mi ibne oluyordum? Bu konuyu daha uzun süre düşünecek ve bir çıkış yolu bulamayacaktım. Tesadüf eseri birkaç gün sonra televizyonda Uğur Dündar'ın Pürtelaş Sokak’taki "fuhuş yuvaları" baskını haberi vardı. Annem televizyonda yerlerde polisler tarafından sürüklenen transkadınları gösterip "Bak böyle mi olmak istiyorsun?" diye soruyor, travmama travma katıyordu.

Böylelikle bende hakkıyla bir ibnelik şüphesi oluşmuştu. Artık buna tepkiden midir yoksa sadece ergenliğe yaklaşmakta olan bir mal olduğumdan mıdır bilinmez, Ayşe abla ile ilişkimiz yeşermiş ve kendisi birkaç ay sonra işten ayrılana kadar da devam etmişti.

Bu arada yaz geldi. Okullar kapandı. Babam da sağ olsun eğitimimize çok düşkündür, ablamla beni "Dinimizi tanıyalım" diye mahalledeki camide açılan Kur'an kursuna gönderdi.

Kur’an kursunun ilk gününü hala pıspırlak zihnimde. Caminin halı kaplı zemininde, ayaklar arkada çapraz olacak şekilde dizlerimin üzerinde yani dünyanın en rahatsız pozisyonunda oturuyordum. Sınıfın çoğunluğu mahalleden erkek arkadaşlarımdı. Karşımızda ise caminin imamı. Daha önce camiye babamla bayram namazları için gitmiştim. Babamın yanında evin erkeği olarak bulunmak hoşuma gitmişti. Ayrıca bayram namazını [el öpme → bayram harçlığı → çatapat/mantar/kız kaçıran savaşı] takip ettiğinden heyecanla beklerdim. Ama şu anda hissettiğim heyecan değil korku ve huzursuzluktu. İmamın ciddiyetinden anladığımız sanki yanlış bir şey yaparsak o anda gök kubbe ikiye yarılacak ve cehenneme yollanacaktık. Zaten ağzını açar açmaz 8-10 yaşındaki veletlere ettiği ilk laf da şu oldu:

Zina eeeeeeeeeen büyük günahtır. Zina işleyen, sonsuza kadar cehennemde yanar!...”

İlk ders için biraz advanced biraz kasvetli bir girişti bana göre. Öncelikle niye yanıyorduk? Henüz 9 yaşına yeni girmiştim. Ha bir de zina ne idi? Ama imamın bize bu konuyu aktarmadaki acelesine bakılırsa, zina her an başımıza gelebilecek bir durumdu ve uyanık olmalıydık. Büyük ihtimalle bu da şeytanın işiydi ve çeşitli postlara bürünebilirdi. Tetikte olmalı, zina nereden gelirse gelsin onu tanımalı ve yenmeliydik. Allah'ın belası zina diye düşündüm, keşke hiç olmasa!

Dersin devamında artık zinanın sonuçları ile ilgili oldukça bilgilenmiştik: Yıkılan ocaklar, sonsuz cehennem azabı, vb. Ama halen zinanın ne olduğu ile ilgili muallak devam etmekteydi. Keşke de etseydi! Sonunda imamın garip/dolaylı anlatımlarından zinanın evli olmayan kadın ve erkek arasındaki "münasebetler" olduğuna vakıf oldum ve aynı anda da başımdan aşağı kaynar sular döküldü: Ayşe ablayla evli değildik ve ortada memeler uçuşmuştu! Kesinlikle zina yapmış olmalıydık.

Böylece daha 9 yaşında "eeeeeeen büyük günah"ı işlemeyi başarmıştım. Allah benim belamı versindi ki istesem de istemesem de gani gani hem de sonsuza kadar verecekti. Nasıl böyle bir şey yapmış olabilirdim! Dersin kalanını o şekilde karanlık ve sıcak geleceğimi düşünerek geçirdim!

Eve döner dönmez ilk iş donumu kontrol etmek oldu. İmamın dediğine göre, zina yaptığımızda omuriliğimizden sarı bir sıvı akacaktı. Donumuzda ne zaman sarı bir sıvı görürsek bilmeliydik ki cenabetiz ve gusül abdesti almamız lazım. Donumu o ve takip eden günlerde kadar inceledim ki bir noktada gerçekten de sarı bir şeyler görmeye başladım.

Donum temizdi ama vicdanım değil. İçimi korkunç bir şüphe ve suçluluk duygusu kaplamıştı. Kurtuluşu kendimi ilim-irfana vermekte aradım. Ne kadar çabuk Arapça öğrenir ne kadar çok dua ezberler ne kadar çok ibadet edersem belki bir nebze arınabilir, cehennemden kurtulamaz ama acıyı belki biraz hafifletebilirdim. Camideki Arapça derslerine asıldım, öğretilen tüm duaları ezberleyip sürekli içimden okumaya, evde Kur’an’ı açıp o gün öğrendiğim Arapça harfleri bulmaya, dedemin seccadesi üstünde namaz kılmaya çalıştım. Tüm bu çalışmalarım sonunda fark edildi (beklediğim gibi ulvi bir fark ediliş değildi ne yazık ki): Babam kafasında dedemin takkesini takmış seccade üzerinde Kur’an okuyan oğlunu görünce anneme "Ne güzel de dinini öğreniyor" demiş, çalışmalarımı haklı bir gururla takdir etmişti.

Ancak gün geçtikçe içimdeki suçluluk duygusu azalacağına artıyor, arttıkça ben de daha çok ibadet etmeye çalışıyordum. Buna bağlı olarak dışarıdan görülebilecek ilk raydan çıkmalar da kendisini yatağa yattığım saatlerde göstermeye başladı: Filmlerde uykudan önce dua eden çocukları görünce, ben de aynını uygulamaya girişmiştim. Ancak, öyle bir Sübhaneke'yle geçiştirilemezdi tabi ki benim gibi bir günahkarın dua okuması. Adını bildiğim yaşayan ve ölmüş tüm yakın-uzak aile fertlerinin adını sayıp (Allah'tan iki taraftan da çok küçük bir aileydik), hepsine "Allah iyilik ihsan etsin, ölenler de nur içinde yatsın" der sonra da başlardım 10 küsur ezbere bildiğim duayı okumaya.

Ezbere biliyorum diye hızlı ve kolay geçmesi gereken intro "sıfır hata" kuralı gereği bazen 1 saati aşabiliyordu. Çünkü diyelim 10. duanın sonunda bir hata yaptım ve bir kelimeyi yanlış söyledim, o gece okuduğum tüm diğer duaların Allah katında geçersiz sayıldığına inandırmıştım kendimi. Böylece ablam ranzanın üstünde mışıl mışıl uyurken ben hala "Eüzübillahimüneteyküm.." diye bıdı bıdı sayıklamakla meşgul oluyordum.

Gözümden uyku aka aka, zorla dua etmeyi bıraktığımda da işkence sona ermiyordu. İmamın dediğine göre, yatağa yattığımızda, öyle hemen kafana göre uyuyamazdın. Peygamberimiz gibi önce bir süre sağında, sonra solunda sonra da sırt üstü yatman gerekiyordu. Bu kombo tamamlandıktan sonra ancak serbest yatışa geçilebilirdi. Dolayısıyla, sağ tarafıma yatmış şekilde dua faslını bitirdikten sonra dahi hemen uyuyamıyor, biraz da diğer taraflarda uykuya dalmamakla savaşıyordum.

---

Ama olmadı. Ne Arapça öğrenme gayretim, ne günde 8 kere gusül abdesti almam, ne Kur'an potbörim, hiç biri işe yaramamıştı. Ben de günahımı aileme itiraf etmeye karar verdim. Aileye itiraf o sırada aklıma gelen en büyük zulüme yani evsiz kalmama yol açacaktı. Çünkü, haklı olarak, bizimkiler, beni onurlarına sürdüğüm bu silinemeyecek leke yüzünden o anda, oracıkta kapı dışarı edeceklerdi. Ben de hayatımın kalanını sokaklarda dilenci olarak geçirecektim ve böylece cehennem azabının bir kısmını fani dünyada çekerek ruhumu rahatlatabilecektim.

Bu yüzden itiraf etmeden önce çantamı hazırladım. Cezamın kesinlikle herhangi bir affa/hafifletici sebebe tabi olmaksızın verilmesi için de itiraf edeceğim makamı babam olarak seçtim. Annemin beeeeeelki bir ihtimal beni evden kovmaya gönlü el vermezdi, ama babam gözümün yaşına bakmazdı. Haklıydı da, bakmamalıydı zaten.

Çanta ve itiraf makamı hazırdı ama bir sorunum daha vardı. Ben tam olarak ne yapmıştım? Yani Ayşe ablayla münasebetimiz hangi kelimelerle açıklanabilirdi? Sevişmek, yatmak? Bunların bile ayrımını tam bilmiyordum (yokmuş). Günlerce bunu düşündüm. Malum kimseye de soramıyordum. Sonunda yardımıma yine TV ama bu kez TRT koştu: O dönemin meşhur arkası yarını Santa Barbara'nın bir bölümünde "Düşmek kalkmak" deyimini duydum. Ben de Ayşe ablayı kanepeye yatırıp kaldırdığıma göre yaptığımız bu olsa gerekti. Artık itiraf için her şey hazırdı.

O yaz 1986 Dünya Kupası vardı. Harekete geçmeye kalktığım gece de babam salonda maç seyrediyordu. Yatağımdan çıktım ve karanlık salonda gözünü ayırmadan maç seyreden babamın yanına sokuldum. Babam yanına gelene kadar beni fark etmemişti bile. "Ne yapıyosun bu saatte oğlum gidip yatsana yatağına" dedi gözü hala Maradona’da. "Baba" dedim korkudan altıma sıçmak üzere "Ben Ayşe ablayla düşüp kalktım". Bunun üzerine babamın ağzından çıkan tek şey "Ahh be o kadar da uzun oynanır mı?" oldu. Tabi ki Arjantin'i tutuyordu.

Bir süre daha orada öylece bekledim. Babam hala televizyondaydı. Görevimi yapmıştım işte, itiraf etmiştim, kalktım ve yatağıma geri döndüm. Ama babamın dediğimi duymadığından emindim. Ne yukarıdakini ne de kendimi kandıramazdım. Tüm cesaretimi toplayıp salona geri döndüm. Bu kez daha kararlı bir tonla "Baba, Ayşe ablayla düşüp kalktım ben" dedim. Bu kez babam bana doğru yarım daire döndü, sonra kafasını yeniden televizyona çevirirken "Ne diyosun anlamadım?" dedi. Üçüncü kez itiraf ettim. Osmanlı tokatları, tekmeler ve apartman merdivenlerinden fırlatılmak yerine, babam "Oğlum git yat yatağına hadi deli misin nesin" demekle yetindi. Artık 4. kez itiraf edersem ezeli günahımdan dolayı diil babamla Maradona ve Tanrı'nın Eli arasına girdiğimden dayak yiyecektim. Sustum, odama döndüm.

Tabi ki itiraf da beni rahatlatmadı. Zaten itiraf da edememiştim. itirafı bile becerememiştim.

Başarısız itiraf denemem sonrası gündelik rutinime geri döndüm: Sabah kalkış ve don kontrolünü müteakip gusül abdesti, öğle namazını takiben Kur’an okuma ve surfing on seccade ikindiyi takiben televizyon seyretme ve çizgi roman (Temel Reis) okuma, akşam yemeği ve yatmadan önce dua okuma extravaganzası.

Ama bu günlük aktivitelerin yanında yeni, laik terelelliler de geliştirmiştim: Odanın ışığını açarken parmağımın tam ucunun düğmenin tam ortasına denk gelmesi zorunluluğu gibi. Çok sinir bozucu bir alışkanlık gibi gelmeyebilir ama oturma odasının florasanları ortalama 35 saniyede yanıyordu. Ve parmak tam ucuyla düğmenin tam ortasına denk getiremeden açtıysam ışığı, düğmeyi hemen kapatıp yeniden deneyemiyordum. 35 saniye yanmasını beklemem, yandıktan sonra söndürmem (tabi ki tam parmak ucu ortası + düğme ortası kuralıyla) sonra yeniden yakmam gerekiyordu. Kurallar kurallar kurallar... Terlikler için de aynısı geçerliydi. Giydiğimde ayak parmak uçlarım terliğin tam ucuna denk gelmeliydi. Yoksa çıkartıp bir kez daha giymek zorundaydım. Dolayısıyla zaten düğmeye kadar gidebilmek bile bir süreci gerektiriyordu.

Bu arada yaz bitti ve okullar açıldı. Ben mümkün mertebe tüm yaz sokaktan uzak durmuş, cüzzamlı gibi insanlardan kaçmıştım. Kendimi o kadar huzursuz hissediyordum ki, kimseyle konuşmak istemiyordum. Kimseye anlatamadığım korkunç bir sırrım var diye mi bilmiyorum, insanların yanında kendimi çok güvensiz hissediyordum. Hayatım boyunca odamda oturmak zorunda kalsam (yeterli miktarda Temel Reis olduğu sürece) gıkımı çıkartmazdım. Bu şekilde sokaktan ve insanlardan kaçabiliyordum ancak okuldan kaçamazdım.

Daha önce iple çektiğim okulun ilk gününe huzursuzluk tavanda, korka korka gittim. Ve ilk dakikasında da patladım! Öyle ağlama nöbetleri, "Anne beni bırakma" falan yaşanmadı (ilerleyen günlerde eksik olmayacaklardı ama). Daha basit bir sorunum vardı - okulun karo taşlarla bezeli bahçesi! Ufak karo taşlar. Ayağımın ancak sığdığı karo taşlar. Yeni geliştirdiğim "Yürürken çizgilere basmama" kuralım olmasa elbette karolar umrumda olmazdı. Ama işte kurallar vardı...

Okulun bahçe kapısından binaya doğru pür dikkat yürümeye başladım. Hesabım bir santim şaşsa, karonun kenarına basabilirdim. Nitekim öyle de oldu. Kafamı yerden kaldırmadan bahçenin yarısına kadar ulaşmayı başarmıştım ki dengemi kaybedip karonun çizgisine bastım! Allah belamı versindi. Şimdi baştan başlamalıydım. Yine kenarlara basmadan, gerisin geriye, bahçe kapısına dönmeli ve bir daha denemeliydim. İkinci denememin ortasında soluklanmak için durup kafamı kaldırdığımda, bahçede bir Allah'ın kulu olmadığını, öğretmenler dahil herkesin sınıflara doluşmuş camdan beni seyrettiğini fark ettim. 4. sınıf belli ki zor geçecekti…

Nitekim kalan günler de cehennem azabı gibi geçti. Okulda olmamak için her şeyi yapan, sürekli ağlayan, dersi bölen ve müdürün odasında işten çağrılan annesini bekleyen bir baş belasına dönmüştüm. Annem, doktor olmasının da avantajıyla, yavaş yavaş bendeki garipliklerin farkına varmaya başlamıştı ama öğretmenimle üzerinde yoğunlaştıkları tek bir neden vardı: sınıfa yeni gelen İsmail’in benden daha iyi notlar olması ve birinciliği kaptırmış olmam! "Ahh dedim" içinden, "keşke derdim o mal olsaydı"...

Yine Amerikan karate filmleri imdadıma yetişti - Harakiri! ölmeyi daha önce de aklımdan geçirmiştim, İyi fikirdi ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Harakiri ise gayet basit görünüyordu, tek ihtiyacım olan büyük bir bıçaktı ki kendisi mutfakta mevcuttu. Ancak kafama takılan bir başka sorun vardı: Bu yaşta birisinin intihar edeceğine kimse inanmayacaktı. Hatta evdeki yeni gündelikçi Ayşe ablanın halefi Havva ablayı ölümümden mesul tutabilirlerdi. Buna izin veremezdim. Bu yüzden bir mektup yazdım, Havva ablanın ölümümden sorumlu olmadığını belirttim ve mektubu çalışma masasının çekmecesine bırakıp mutfağa gidip bıçağı aldım. Bıçağı bir kaç kez mideme doğru hızlıca sallamaya kalktım ama daha yarı yolda tırsıp durdum. Hızlıca saplamak yerine ucunu göbeğime dayayıp sokmaya çalıştım. Yine vazgeçtim. Sonra da "Başka zaman intihar ederim" diyip bıçağı geri koydum. Harakiriyi beceremememiştim ama bu becerisizlik başka bir değişikliğin de önünü açmıştı. Birkaç gün sonra annem çekmecemde bu mektubu bulmuş ve bendeki garipliğin İsmail ineğinden kaynaklanmadığını, daha önemli bir sorun olabileceğini anlamaya başlamıştı.

Annem mektubu bulunca derdimin ne olduğunu sordu. Bir şeyler geveledim. Aynı gevelemeleri Adana’da beni götürdüğü tüm psikolog ve psikiyatristlere de tekrarladım. Zinadan bahsetmiyordum. Zaten o sırada bu yaşadıklarımın zina ile herhangi bir ilgisi olduğunu da düşünmüyordum. Evden çıkmak hele ki okula gitmekten hala nefret ediyordum. Kafamı tek rahatlatan Temel Reis okumaktı. Temel Reis Kabasakal'ı sürekli pataklasın, o garip karakterin (Wimpy’ymiş adı yeni öğrendim) burgerleri hiç bitmesin, Safinaz mal gibi dönüp dursun istiyordum. Öte yandan elimdeki Temel Reis sayıları azaldıkça stres ve huzursuzluk da tavan yapıyor ve bunun sonucunda da envai çeşit yeni kural geliştiriyordum.

Kurallarım gittikçe girift, sofistike bir hal almaya başladı. Artık kıro gibi çizgilere basmamakla uğraşmıyordum mesela. O çocuk oyuncağıydı. Fizikselden çok kavramsal takılmaya başladım! Örneğin TV dizisi jeneriği ezberleme. Korkunç zor bir görevdi. Kasete kayıtlı dizilerden bahsetmiyorum. Televizyonda yayınlandığı sırada ezberlemem gerekiyordu jeneriği: Örneğin bir gün "Küçük Ağa" dizisinin son bölümü oynamıştı TRT'de. Jenerik akarken de isimleri ezberlemeye başladım. O kadar çok isim ve o kadar çok görev vardı ki, tabi ki beceremedim. Jenerik bitip de reklamlar başlayınca kara kara düşünmeye başladım. Resmen boku yemiştim, isimleri ezberleyememiştim ve son bölümdü!

Verdiğim görevleri tamamlayamamak beni azaplardan azaplara sürüklüyordu ve bu azaba son vermek için bir çıkış yolu aramaya başladım. Aklıma ölüm orucuna yatmak geldi. Harakiriden sonra yeni ölüm yolları düşünürken bir şekilde bir şey yemeyerek öleceğimi keşfetmiştim sanırım. 12 Eylül Türkiyesi'ndeydik ve TRT’den başka haber kaynağı yoktu etrafta. Dolayısıyla TV’den öğrenmiş olamazdım. Neyse sonuç olarak ölüm orucu fikri bana çok kolaylıklar sağladı sağ olsun. Çıkış noktam ölen insanlara son isteklerinin soruluyor olmasıydı, bunu masallardan biliyordum. Harakiri yapsam soru sorma fırsatları olmadan ölüp gidecektim. Ama yemek yemeyerek ölmemek uzun bir süreçti. Ve ben de ölüm döşeğindeyken son arzumun "Küçük Ağa'nın bir kez daha yayınlanması” olduğunu söyleyebilirdim. Annemler ne yapar eder, TRT yetkilileriyle irtibata geçer, onlar da ölmekte olan bir çocuğun son arzusuna kayıtsız kalamazlardı.

İşte böyle çözümler bulunca rahatlıyor, görevi tamamlayamamanın içimde açtığı yarığı kapatabiliyordum. Özellikle bu ölüm orucu fikri baya joker olmuştu. sonraki başarısız görevlerde de buna başvurdum: Bir gün balkonda annem çamaşırları asarken yanında durmuş gökyüzünü seyrediyordum. Bir kuş sürüsü belirdi. Tabi ki sürüdeki kuşların sayısını ve hangi sırada uçtuklarını ezberlemeliydim - ancak beceremedim. Apartmanın üzerinde ben daha sayamadan gözden kayboldular. Yine sıçmıştık. Hemen jokeri çıkarttım. Ölüm orucuna yatacaktım ve... Yalnız bu kez biraz sıkışmıştım. Çünkü o kuşların oradan yine o şekilde uçmasını, çocuk ölümleri konusuna ne kadar duyarlı da olsa, kim nasıl sağlayabilirdi ki?

Ama şu olabilirdi: Tüm dünyada herkes tam o gün, yani 1986 senesinin bilmem kaç Ekim günü yaptığının aynını yaparsa, o kuşlar da yine o şekilde uçabilirlerdi! Evet, ölüm döşeğimde bunu isteyecektim ve 9 yaşında bir çocuğu kurtarmak için tüm dünyada bir kampanya başlatılacaktı. Kuşlar da oradan yine o şekilde uçaçak ve ben de bu kez sayabilecektim. Kaos Teorisine yaptığım katkıdan habersiz, bu çözümle rahatlamış, Temel Reis’e geri dönmüştüm.

Son isteğimin dahi çözemeyeceği sorunların ortaya çıkması ise uzun sürmedi. Bir akşam (yine) tuvalette durmuş ablamın klozete düşen saç tellerini saymaya ve şekillerini ezberlerlemeye çalışıyordum. Bu son dönem gözdelerimdendi. Bazen günde 10-15 dakika klozet başında geçiriyordum o zihinsel fotoğrafları çekebilmek için. Ama işte o gün artık dayanamayıp kaderime isyan ettim ve henüz fotoyu çekmeden sifonu çektim. Ve sifonu çekmemle pişman olmam, üzerime kaynar suların boca olması da bir oldu bittabi.

Bir yandan umutsuzca klozeti seyrederken bir yandan da bir çözüm üretmeye çalışıyordum. Öncelikle ablamın saçlarının klozete yeniden o sayıda ve şekilde düşmesi mümkün müydü? Evet, mümkündü, niye olmasındı. Yani teorik olarak aynı sayıda saçın klozete o şekilde düşmesi gayet de mümkündü. Ama düşen o saçlar aynı saçlar olmayacaktı. Biraz önce sifonla beraber Adana kanalizasyonuna gönderdiğim saçlar belli bazı minerallerin bir araya gelmesinden oluşmuştu ve tam da o minerallerin yine ablamın vücuduna dönmesi ve aynı saçları oluşturması gerekiyordu. Aslında bu da teorik olarak mümkündü, niye olmasındı. O saçlar su ile birlikte toprakta çözülecek, topraktan bir bitki tarafından absorbe edilecek daha sonra tam o marul veya çilek ablamın yemek masasında önüne gelebilecekti! Klozetin içindeki su için de aynı şey geçerliydi... Bunu da çözmüştüm ama bir (bu kez aşılamaz) engel daha vardı - aynı su ve saçlar aynı sayı ve şekilde düşse bile aynı zaman olmayacaktı! Yorgunluktan yere çöküp ağlamaya başladım…

Ben bunlarla uğraşırken bir yandan da annemle Adana’daki tüm psikolog ve psikiyatristleri ziyaret etmeye başlamıştık. Hiç biri derdimin ne olduğunu tam olarak anlayamadı. Adana’dakilerden sonra sıra Mersin’dekilere geldi, ama oradan da bir sonuç alamadık. Sonunda sömestr tatili geldi (beni pek ilgilendirmiyordu gerçi artık çünkü kafayı yemiş olduğumdan annem beni okuldan almıştı) ablamla birlikte annem bizi memlekete, İzmir’e götürdü ve yine sonuçsuz şekilde bir sürü doktor dolaştık. Annem son bir umut, araya arkadaşlarını koyarak, o zamanlar Türkiye’nin en iyisi olduğunu söylenen çocuk psikiyatrı Atalay Yörükoğlu’ndan randevu aldı ve bu kez de Ankara’ya gittik.

Beni oyuncak dolu bir odaya aldılar. Ben oynarken Atalay Yörükoğlu geldi özellikle aile içi tartışmalar, annemle babamın arasının nasıl olduğu vb. ile ilgili birkaç soru sordu. Sonrasında ben çıktım ve annemi içeri çağırdı. Gizem çözülmüştü sonunda - obsesif kompülsif bozukluk! Tek iyi haber sonunda teşhis konması değildi, aynı zamanda bozukluğun geçmeye, hafiflemeye de başladığı tespitiydi. Muayehaneden çıkıp Adana’ya dönmek için otogara yollanmadan önce annem "Sen nasıl olur da babanla tartışmalarımızı elaleme anlatırsın" diye ağzıma oracıkta sıçıverdi….

Sonraki aylarda görevlerim ve takıntılarım gittikçe hafiflemeye başladı. İlkokul 4’ün ikinci döneminin ikinci yarısında okula geri döndüm. Artık donumu kontrol etmiyordum. Okulu uzatmadan 5. sınıfta bitirdim. Okul birincisi ise İsmail salağı oldu.


Recent Posts